|
Yazar:
Arbil Çelen
Deliceleri Kesmeli Mi?
Benim
bir gözüm kehribar, diğeri ne istersem o, safir olsun desem mümkün, yakut
desem o da olur... Dünyayı baktığım yerden görmekten vazgeçeli bilmem kaç
dünya yılı oluyor? Yine bahar vakti, yine aklı selimleri bile kaosuna ılık
ılık davet eden doğanın binbir cezbedici günahıyla seslenen mevsimi,
döngülerin en delisi...
Erikler
çiçeklenir benim aklım karışır hemen, aklım karışınca tek geçerim İstanbul
trafiğini, Bankong’takini, New York’takini ...Hem durur yerinde düşüncelerim
hem sıkışırlar yaya geçitlerinin üstünde beyaz şeritleri örterek bekleyen
ikinci el otomobiller misali, bazen bisiklet pedallı, bazen motosiklet
seleli bir kaçış planı bulsam da yığıntı hep ordadır ta ki aydınlık üstünü
zaman kavramını kendince yorumlatan gece örtmeye görsün... Gecelerin
saatleri altmış dakikaya, dakikaları altmış saniyeye denk değildir acıyanlar
ve acıtanlar bilir, karanlıkta uzayan gölgelere özenir uzar yayılır da
yayılır her saniye...Biraz daha umut vaat eder bahar gecelerini güne
ekleterek, Ay Dede'den Güneş'e vardiya aşırarak...
Ama
sadece gece acıktırmaz ruhu ve diriltmez diriltemez tek başına engin
doruklardaki meyvenin incinmeye hazır kabuğunu. Sıra ruha gelince bende aşk
sunarım, beden sunağımdan gani gani.Bacaklarımın gerildiğini ve tutulup
kaldığını, bir de dal gibi kırılabilecekken yay gibi salındığını, karnımın
bir çukurlaşıp, bir kumdaki karınca yuvası kıvamında yükseldiğini, göğüs
kafesimde kuş yuvalarına nispet kalbimin doyumsuz ve sabırsız diğer kalbe
kavuşmak için çırpındığını, ‘tik tak tik tak’, acıktığını ve bedenime söz
geçirmek için soğuduğunu... Oysa beden hain, bu bir oyun ve terleyen ten
mahcubiyetini ancak hayvansı hırıltıları kesildiğinde ‘tik tak tik tak’larla
baş başa kalırsa yaşayabilir.
Dört
mevsimin en sancılısı işte bu yüzden belki bahardır.Kışın peşi sıra
tohumların çiçeğe, çiçeklerin dökülüp meyveye dönüştüğü toprağın canının
yarılırken böğründen acıyarak bine en çok bölündüğü, böyleyken hal
kırmızılığını nisan yağmuruyla pembe pembe yunduğu yıkadığı vakitler...
Bölünürken ağlamaz mı insan da, yanakları pembeleşmez mi, nefesi derinleşmez
mi?Ayrılıklar bizi de yeniden meyve verebilmek için kendimizi tekrar
yaratmaya, baştan başlamalara, bugüne kadar getirdiklerimizden
paylaşmak
için öz meyveleri yapmaya yöneltmez mi? Korkularımıza kulak vermezsek tabii,
ama korku karanlıktadır, bilinmez de değil illa, her bilinmez karanlık değil
ki nasılsa, hem baharda kısalıyor ya geceler...
Benim
özlediğim, doğamdaki akışa doğadaki akışın denk olduğu yerler, kırlar,
zeytin ağaçları, zeytinlerin delicelerin budarken terlemek ve nane kokmak...
Hani tek odalı köy evlerine bebeklerin doğduğu, geçen yılın bebeğinin artık
çocuk, çocuğunun delikanlı olduğu, delikanlısının yitmeden deliliği
çiçekleri dökülen çağla ağacından topladığı meyveleri sunduğu sebil
kalplisi, mahallenin en güzeli, o kızın adının baş harfini kalpten bir çit
içinde ağacın kalbine hapsettiği bir yanılsama hali olsa burada da bahar...
Ağaç kendini yenilermiş, o çit yetmezmiş hapsetmeye o ismi, kabuğunu üç kış
geçirip atıverince üzerinden ne kalp kalır ne ad! Sadece gerçekse aşk
kalır...
Ben
şehir hikayelerinden silkinmişim biraz, ama siz yalan aşklar diyarına hoş
geldiniz, yavan aşkları ziyaretinizden memnun kalmıştınız, o zaman ne mutlu
size, buradan da hoşlanacaksınız...
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
Arbil Çelen:
“1971 Adana
doğumluyum, Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde
Şehircilik eğitimi almak için İstanbul'a geldim ve bu şehirde daha
birçok şey olunabileceğini keşfettim. Önce 2 sene Levent Kırca &
Oya Başar Tiyatrosu, ardından farklı radyolarda programcılık,
sahne tasarımı, müzisyenlik, reiki ile öğretmenlik ve
şifacılık... Kısaca beni bulma hallerinde İstanbullu formumda
hayatın akışındayım...”
E-Posta
|