|
Yazar:
Adnan Çelik
|KASIM
2007
Aşk ve
Yalnızlık
Aşk ve yalnızlık... İlk
bakışta yan yana getirilmesi olanaksız, birbirlerini kesinlikle dışlayan
duygu çağrışımlı iki kavram. Biri kendini dışarıya açmayı, birisine adamayı,
ödün vermeyi, katlanmayı sağlarken; diğeri, kendini içe kapatmayı, ödün
vermemeyi, kalabalıklara katlanamamayı, her şeyden soyutlanmayı ima eder. Bu
anlamda bunların aynı duygu kümesi içerisinde bulunması, kesişmesi pek
olanaklı gelmez bizlere. Çünkü biri ikili bir ortaklaşma durumuna göre
çizerken rotasını; diğeri kendi içine dönmeyi, soyutlanmanın karanlık
odalarında yitip gitmeyi gerektirir. Aşk ne kadar duygulu, yoğun, heyecanlı,
talepkar, etkileşime açık bir gönderge alanı yaratıyorsa; yalnızlık da bir o
kadar umutsuzluğu, tükenmişliği, tepkisizliği, acıyı, parçalanmayı,
kapatılmayı vesaireleri çoğaltır.
Peki,
durum gerçekten de yukarıda yazıldığı gibi midir? Ya da bu anlam yolu
üzerinde daha sapa, daha farklı, daha put kırıcı değişik patikalar açılamaz
mı? Âşıkken yalnızlığını çoğaltan, ruhunu acının mayasıyla dolduran, daha da
yalnızlaşan; ya da yalnızken aşkını büyüten, derinleştiren, o duygunun yoğun
alanında kendini çoğaltan bir kişilik çoğulluğu yaşanamaz mı?
Doğrusu bazen bu ikili
yanyanalığı, bu kişilik çoğulluğunu, bu acı-mutlu ikilemine sıkışan patikaya
kapılıp gidebiliyor insan. Aşkın sürtünmesiz duygusal uzamında akarken
mutluluğun sonsuz evrenine; yalnızlığın pürtüklü acı galaksisinde aniden bir
kara deliğe kapılıp kaybolabiliyor kişi. Bu, bazen kanatsa da insanın
ruhunu, kendini o kara deliğin tekinsiz boşluğunda özgürlüğü elinden alınmış
mülteci bir köle gibi hissetse de insan, yine de orada olmaktan mutsuz
olmuyor. Çünkü acı mutluluğun mayası. Ruhun acı yüzeyinde çiçeklenir
mutluluğun tohumları. Mutluluk sürekli bir ilke olarak talep edilir herkes
tarafından. Ama ancak acıyla yüzleştiğimizde, onun gerçeğini
kabullendiğimizde, onun da ruhu yontan, biçimlendiren, dönüştüren bir etkime
boyutunun olduğunu gördüğümüzde mutluluğun olanaklılık temellerini
güçlendirebiliriz.
Aşkın
sürgün uzamı katı bir yalnızlıktır aslında. Çünkü toplumsal ilişkilere
yönelip kendini çoğaltan bir kalabalık duygusu, yerini sadece bir bireye
yani aşık olunan kişiye duyulan bir duygu sıkışmasına ve zamanla da aşık
olunan kişi üzerinden ulaşılan içsel bir yalnızlık serüvenine bırakır. Aşık
olunan kişi bu anlamda aslında aşık olanı yalnızlığının limanına götüren
mistik bir gemidir sanki. Yalnızlık limanına demirleyen aşık artık buradan
görür aşkın yalnız halini ve aşkı artık bu yalnızlık kipi üzerinden
yaşamaya, yaşatmaya başlar. Çünkü bu anlamda aşk yalnızlığa ulaştıran mistik
bir duygu çığlığıdır. Zamanla bu çığlık diner, yalnızlığın dingin limanına
ulaşırsınız.
Ama genel olarak
düşündüğümüzde yukarıda anlatılanın tersi de mümkündür. Bu nedenle aşk ve
yalnızlığı birbirinden ayrı tutmak, birini diğerine tercih ettiğini iddia
etmek yanılsamadan başka bir şey değildir. Çünkü aşk yalnızlıktır ve
yalızlık da aşktır. Aşkın belirgin alanında bir yalnızlık kipi olduğu gibi;
yalnızlığın da en belirgin olduğu alanda bir aşk kipi vardır. Aşk ve
yalnızlık âdeta insan duygusallığının kesişim kümesini oluştururlar.
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Adnan
Çelik,
1983,
Diyarbakır doğumlu. Dicle Üniversitesi Eğitim fakültesinden
2004 yılı mezunu. 2 yıldan beri Diyarbakır ili Kulp ilçesi
Merkez İlköğretim Okulu'nda öğretmenlik yapıyor. Selçuk
Üniversitesi Sosyoloji bolumunde yüksek lisansına devam
ediyor. Sivil toplum alanında da etkin olarak
çalışıyor. 2006-2007 döneminde Bilgi Üniversitesi Sivil
Toplum Kuruluşları Araştırma Birimi'nin "Sivil Toplum
Geliştirme Programı"nda yer aldı.
Detaylı bilgi
|