|
Yazar: Adnan Çelik
Pasur!
Yitik bir coğrafyanın titreyen üşümesi...
Lal masallar diyarı…
Yüreğimizin bozkırlarını çoğaltan kırılgan umut..
Babamın gelmeyişine ağladığım yolun gittiği, çocukluğumun uzak ülkesi…
***
İçimin
derinliklerinde yankıyan eski bir düş Pasur ismi. Küçükken yaylamızın yüksek
tepelerinden askerde olan babamı beklediğim ağaç gölgelerinin uzayan
boylarından dalıp baktığım Diyarbakır-Pasur yolu..
Çocukluğun üşüme nöbetleri…
Asık suratlı coğrafyada çocuk olmak, çocuk kalmayı özlemeyi kaç kişiye
yaşatır acaba?
Çocukluğumda yer etmiş ender karelerden biri… Askerdeki babamın gelmesini
beklemek…
3-4 yaşlarında hayal meyal hatırladığım ilginç bir görüntü. Yazları yaylaya
çıktığımız dönemlerin bunaltan sıcak günlerinde annemin bütün kandırmaca
oyunlarına rağmen her sabah kendimi yeniden içinde bulduğum babamı beklemece
oyunu…
On yedisinde annemi kaçırmış, aşk sürgünü bir yürek babam. Çobanlık
demlerinden arta kalan aşk hikâyelerinin hala anlatıldığı uzun kış
gecelerinin gerçek kahramanı babam…
Babam askerdeydi.
Her gece dedemle yaylanın engin tepesinde mehir çorbasını kaşıklayıp onun
ninni sıcaklığında massallarını dinledikten sonra annemin yanı başında
serdiği küçük yatağıma girerdim. YİBO’nun ilk mezunlarından, Kilis öğretmen
Okulu’nun “Şirine”si ve ataerkilin acımasız dizgesinde okulundan alıkonulan;
gelenekselin kuşatıcı pratiklerinin konuşamaz hale getirdiği annem, o gün
yaşadıklarının kendisinde kalan bütün etkilerini kulağıma fısıldayarak
uyuturdu beni.
O her yeni bir şey anlatışında ben ısrarla babamı sorardım. Ve o da ısrarla
“yarın sabah uyandığında baban gelecek” derdi. Sabah uyanır uyanmaz yaylanın
biraz ötesinde bulunan toplu meşe çalılılarının arasına koşar, bir gölgeye
çekilir ve hemen aşağımızda bulunan Diyarbakır-Kulp yolundan nadiren geçen
arabalara kilitlenirdi gözlerim. Karşıdan çıkan her bir araba benim için
babamı getiren bir mutluluk elçisine dönüşürdü. Yaylanın hemen hizasında
bulunan kavak ağaçlarının bulunduğu yer bizim köyün durağıydı.
O durağı geçen her bir araç bütün küçüklük hayallerimin üstünden geçerdi.
Bir toz bulutu içerisinde Kulp’a doğru yol alıp yiten her araba bendeki
babayı yitirirdi.
Küçükken en çok babamın askerdeyken gelmeyişine ağladım. Her sabah büyük
umutlarla koyulduğum bekleyiş sendromları bende yola karşı müthiş bir
antipati uyandırdı. Bu yüzden ne vakit biri yola çıksa ya da yoldan gelse
içimde tuhaf bir burkulma olur. Bir acı kaplar ruhumu, nedenini şimdi
anladığım…
En çok babamı özledim ben.
Bir ayaz vakti dedem beni apar topar giydirip Kulp’a getirdiğinde yüzündeki
korkunun ne olduğunu bilemeden yaşadığım o engin sevinç…
Annemin uzun kış gecelerinde içindeki monologları çoğalta çoğalta ördüğü o
renkli kazak..
Kuzenimin yeni çizmelerini giyip yollandığım o uzak ülke Pasur ya da zazaca
aksanımızla Pasor…
Askerdeyken babama yollanan hazin bir mektup hikâyesi işte. Öldüğümü
söylüyor gönderen kişi. İlk çocuğunu yitirmenin katlanılmaz bulantısı…
Babam hemen kendi resmini çekip dedeme yolluyor. “Eğer oğlum yaşıyorsa bu
resmi kucağına alıp resmini çekin, ancak öyle inanırım ölmediğine, yoksa
firar edip gelecem …”
Dedemin Pasur’un eski fotoğrafçısı Sebriyé korik’e çektirdiği o mahzun kare.
Yüzüme yayılmış umutsuz bir harita ve babamın askerlik portresini kucaklayıp
ona ölmediğimi haykırdığım umutsuz çerçeve, yıllardır koynumda taşıdığım…
***
Bütün utangaçlığıyla babam… Küçükken dedemin yanında benle konuşamamasından
faydalanarak yarattığım muzur yaramazlıklar. Başını eğip yüzüne yayılan bir
gülümseme ve dudağını ısırdığı utangaç haller. Büyüme hayalleri kurup
giydiğim elbiselerinden yayılan o müthiş ten-sigara karışımı koku. Baba
kokusu…
Gelenekselin dizinde büyüyen çocukluğumuzun kapattığı koca kapıların ardında
gizlenmiş sevgi sözcükleri.
Sert coğrafyanın yansıması bir dil dünyasında sevgi cümleleri kurmayı
engelleyen geleneksel karabasan…
Ve bu yüzden içimize gömdüğümüz koca sevgi yumaklarının tüketici bir
çocukluk acıtıcılığı…
Belki de bu yüzden en çok babamı özledim bu hayatta…
Bütün yaşanmamışlıklara inat….
“Bunu saymam baba
Kırlara koşmadık birlikte
Oynamadık
Bakmadık bile şaşarak
Oltada çırpınan balığa
Dalmadık kalabalığa
O güzel insan kokusuna
Bunu saymam baba
Su da saymaz
Toprak da…”
YAZAR
HAKKINDA BİLGİ
Adnan
Çelik,
1983,
Diyarbakır doğumlu. Dicle Üniversitesi Eğitim fakültesinden
2004 yılı mezunu. 2 yıldan beri Diyarbakır ili Kulp ilçesi
Merkez İlköğretim Okulu'nda öğretmenlik yapıyor. Selçuk
Üniversitesi Sosyoloji bolumunde yüksek lisansına devam
ediyor. Sivil toplum alanında da etkin olarak
çalışıyor. 2006-2007 döneminde Bilgi Üniversitesi Sivil
Toplum Kuruluşları Araştırma Birimi'nin "Sivil Toplum
Geliştirme Programı"nda yer aldı.
Detaylı bilgi
|