|
Yazar: Dr.
Erkan Sarıyıldız
| Sayı
59 | Ağustos 2010
Barkod
Hepimiz formların, sınıfların,
tanımların dünyasında yaşıyoruz. İnsanoğlunda her şeyi bir sınıfa koyma,
her şeyi bir başkasıyla karşılaştırma, her şeyi etiketleme merakı.
Hiçbir şeyi kendi alıştığı dışında görmek istemiyor.

İnsan zihninin bizlere uyguladığı
iki ana tuzaktan bahsetmek istiyorum. Bunlar hep bahsettiğimiz şu sol
beyin denilen etiketçinin ve yargıcın işleri. Gerçekten sol beynimiz
olayı olduğu gibi deneyimlememizi engellemek için her olayı ve şeyi bir
kalıba sokmaya, isimlendirmeye veya yargılamaya uğraşır. Çünkü sol beyin
için hiçbir şey soyut kalamaz. Her şeyin bir sınıfa ait olması, kalıbı,
şekli olmalıdır. Bu yüzden de isimsiz bırakamaz hiçbir şeyi. Elinde bir
Barkod makinesi her şeyi etiketler durur.
Halbuki bu durum insan doğasının
dışındadır. İnsan doğduğunda evrenle bir olarak hisseder kendisini. Ben
yoktur, biz vardır. Çünkü henüz sol beyin aktive olmamıştır.
Ardından çocukların şu ünlü "Bu
nedir?" deme dönemi devreye girer ve insan asla eskisi gibi olamaz.
Çünkü artık soyut düşünce yerini somut düşünceye bırakır. Artık her
şeyin, her olayın bir sınıflandırmaya, bir isim kalıbına sokulması
dönemi başlar. Kendisiyle bir gördüğü doğaya bakar ve büyük haz alırken
işler birden değişir. Hisler forma dönmüştür artık.
Bunun ismi çiçektir, böcektir
denildiğinde, yani iş tanımlamayla kirletildiğinde çocuk artık eskisi
gibi haz almamaya başlar. Artık kafasında o mucizevî bir şey değil çiçek
sınıfından bir canlı haline gelir. Yani onlarca çiçek cinsinden biri...
Bunlar zihnin tuzakları. Sizi
birlik duygusundan ayıran, hayatı olduğu gibi deneyimlemenize engel
koyan oyunlar.
Bir olay yaşadığınızda kafanızdaki
anlatıcının ağzından seslendirmeye, tanımlamaya uğraşırken olayın ne
olduğu elinizden kaçar gider. Hep zihnimizde bizim dışımızda yaşayan bir
yargıç, bir anlatıcı var gibidir. Yürürsünüz, iç sesiniz sürekli
etraftaki nesneleri, olayları, havayı, toprağın özelliklerini canlı
yayında anlatır size. Hava ne sıcak, şu adam nasıl giyinmiş, bugün ne
kalabalık, bla bla bla. O kadar gevezedir ki bu anlatıcı yargıç siz
yürüdüğünüzün farkına bile varamazsınız. Yaptığınız eylem sadece
tanımlama uğruna haz alınmaz hale gelir.
Aynı şey insanlar içinde geçerli.
Hepimiz birer yargıç gibiyiz. Yaşanılmışlıkları ve kişileri yargılamak
en çok sevdiğimiz. Kişileri bağlı bulunduğu topluluklara, ırklarına,
mesleklerine, kıyafetlerine, maddi durumlarına, fiziki görünüşlerine
bakarak daha tanımaya izin vermeden o kadar çok yargılıyoruz ki. İnsanın
içindeki değerli hazineleri görmeden veriyoruz kararlarımızı,
yapıştırıyoruz etiketlerimizi.
Tabii ki en büyük yargıç toplum!
Toplum kendine uymayanı ayrıksı, içine girmeyeni işe yaramaz sayıyor. Ve
acımasızca cezalar veriyor "Vurun Kahpeye" misali.
Yargı frekansıyla yaşadığınızda
yaşamın doğallığını bozmuş oluyorsunuz. Artık kendi dışınızdaki her
şeyin kafanızda bir kalıbı, bir ismi olur. Genelde de bu oluşmuş
düşünsel kalıplar o kişi veya o olayı her gördüğünüzde yüzeye çıkmaya
başlar ve yeni olanı görmenizi engeller.
Bir insan düşünün hayatı boyunca
bir kez yanlış yapmış olsa da sizin yargı ve etiketleme mekanizmasına
maruz kalırsa hayatı boyu sizin attığınız hapishaneden çıkamaz. Siz eğer
önce yargılayıp sonra etiketlerseniz, sizin için o kişinin yeni
yönlerini görmeniz imkansızlaşır. Halbuki şunu biliyoruz; hata yapmadan
öğrenmek mümkün değil ve hata yapmamak mümkün değil.
"Öğretmen önce öğretir sonra
imtihan eder
Hayat önce imtihan eder sonra
öğretir."
Eğer bir yolda hata yapmadım
diyorsanız, muhtemelen yolu gerektiği gibi yürümemişsinizdir.
Birisi en ufak bir hata yaptığında
zihin yargıcı harekete geçiyor. Öyle acımasız ki; sürekli kalemini
kırıp, ömür boyu hapse mahkum ediyor. Kişi ne kadar özel birisi bile
olsa bu yargı ömür boyu sizin zihninizde duruyor.
Hele birde taşıdığınız önyargılar.
Daha bir kişi herhangi bir şey yapmadan sadece sizin zihninizin ürettiği
hastalıklı düşünce paternleri yüzünden yargınızı koyuyorsunuz. Daha
kendisini size sunamadan önüne set çekiyorsunuz. Yani başlamadan daha
bitmeye programlanmış bir ilişki paterni.
İnsanları yargı filtresinden
geçirdiğinizde, artık o insanın gerçek yapısını görme imkanınız kalmaz.
Artık o sizin isimlendirdiğiniz gibidir. Ne yazık ki o insanın yapabilme
olasılığı olacak başka şeyleri görme hakkınızı kendinizden alırsınız.
Hata yapmak hepimiz için
Kişileri yaşam yolunda yaptığı
şeyler yüzünden yargılamayın, sadece onları doğal hallerinde
deneyimlemeye izin verin kendinize.
Bir önemli konu var ki insan en çok
kendini yargılayıcıdır. Kendinize yargılar koyduğunuzda kendiniz
olmaktan uzaklaşırsınız. Bu da özünüzü incitir, yabancılaştırır.
Bir şeyi unutmamak lazım evrende
her şey sürekli değişim içinde. Sizler bir olayı veya kişiyi bir
genelleme kalıbının içine sıkıştırdığınızda artık ondaki kendine
özgülüğü ve gelişen değişimleri gözden kaçırmaya başlarsınız. Değişmeler
olur, fakat zihninizin gözünüzün önüne koyduğu filtre perdelerinin
arkasından bunları fark edemezsiniz. Aslında hayatın kendisini
kaçırırsınız.
Olanları isimlendirmeden,
etiketlemeden, yargılamadan yani olduğu gibi deneyimlemedikçe, hayatın
gerçeğini göremezsiniz.
Bir deneyin sadece yürüyün, sadece
dinleyin, sadece için, yiyin. Suyu içerken suyun, yemeği yerken yemeğin,
kişiyi dinlerken insanın lezzetinin zevkini çıkarın. Etrafı seyredin,
hiçbir tanımlama yapmak zorunda değilsiniz hissettiklerinize.
Güzellikleri isimlendirerek sihirlerini bozmayın.
Hissettiklerimizi isimlendirmek
zorunda değiliz. Yaptığınız şeyleri sadece yapın.
Adlandırmadan, yargılamadan,
sorgulamadan, anlam yüklemeden, etiketlemeden…
Hayatın olmasına direnmeyin, izin
verin.
Hayatın akışında
her şey zaten
mükemmel gidiyor. |