|
Yazar:
Burçin İvren
| Sayı 59 | Ağustos 2010
Fikret Eroğlu ile Mevlana'dan Hikâyeler
“Mevlana’dan derlediğim hikâyeler ile işaretler vererek insanların asıl
kaynak olan Mesnevi’ye gidebilecekleri yolu açmak istedim”

Röportaj:
Burçin İvren
Kendinizi bize tanıtabilir misiniz?
1974 Zonguldak Ereğli doğumluyum.
Çocukluğumun büyük bir bölümünü ailemden uzakta geçirdiğim için kendimi
yetiştirmeye çok fırsatım oldu diyebilirim. Eğitimciyim Milli Eğitim
Bakanlığında öğretmen olarak çalışıyorum. Evliyim 2.5 yaşında bir kızım
var.
Mevlana'dan
Hikayeler adlı kitabı yazmaktaki amacınız nedir?
Mesnevi keşfedilmemiş bir hazinedir.
Özellikle Mevlana’dan derlediğim hikayeler ile işaretler vererek acaba
insanların Mesnevi’ye gidebilecekleri yolu açabilir miyim düşüncesi
bende ağır bastı. İnsanlara hikayeler vasıtası ile asıl kaynak olan
Mesnevi’ye yönlendirmek istedim
Toplumuzda okuma alışkanlığı çok
zayıf. Dolayısı ile ilköğretim öğrencilerine okuma alışkanlığı
kazandırmada büyük bir emeği olacağına inanıyorum. Aynı zamanda 7 den 70
e herkesin bu hikayelerden dersler çıkaracağını ümit ediyorum.
Bu
kitapta hedef kitleniz neydi?
Hedef kitlem herkes. Ancak önceliğim
gençler. Şuan ilköğretimde okuma alışkanlığını kazananlar, ilerde okuma
oranı yüksek olan bir toplum oluşturacaklar. Bunu oransal olarak rakama
vurduğumuzda çok ciddi bir sayı ediyor. Bu anlayışla yetişen gençler
ülkenin kaderini de değiştirecektir.
Kitabınızın içeriği nelerden oluşuyor?
Mevlana’nın Mesnevi’sinde yaklaşık 300
e yakın hikayesi var. Okuduğunuzda fark edersiniz ki, her birinin ayrı
ve önemli bir mesajı vardır. Ben de bunların anlaşılabilir kılarak
mesneviden mesajlar aktarmak istedim.
Bizimle bir hikayeyi paylaşabilir misiniz?
“Çobanın Aşkı” adlı hikayede, çoban
Allah’a yalvarıyor diyor ki: Ey Rabbim neredesin ayağına çarık
giydireyim, yorgan örteyim. Bunu duyan Hz. Musa’nın, çobanı azarlayıp,
“böyle dua mı edilir” demesi ile Allah Musa’ya ilham edilerek: “Ey Musa,
sen birleştirmeye mi geldin ayırmaya mı, biz söze değil gönle bakarız!”
demiştir. Bu hikaye, İslami yorumları kendi dar çerçevesi ile
yorumlamaya çalışanlara ders niteliğindedir.
Evet bunları şekle indirgemeyip gönül açısından da ele almalıyız.
Senin O’na olan aşkın hal dilindedir
ve bu içindeki samimiyetle ifade bulur. Tasavvuf ehli tarafından ifade
edilir ki, Allah’ın evi müminin kalbidir.
Kitapta da bunun gibi her insanın ders
çıkarabileceği mesajlar var. Bazı hikayelerin altına kıssadan hisse
tarzında bazı notlar da düştüm. Öğrenciler özellikle bunu çok beğendi.
Mevlana’nın Etkilendikleri Düşünürler
Mevlana ve tasavvuf ilişkisinde bize neler söylemek istersiniz?
“Tasavvufi düşüncenin ana kaynağının İslam olduğu ve kendi dinamiklerini
bunun üzerine kurduğu düşüncesi ön plana çıkmıştır”
Tasavvuf; söz (kal) yolu değil hal
(iyi ahlak) yolu, velayet (ilm-ü ledün) vasıtalı bir yol olup, Hakikat
adı verilen değişmezliğe ulaşmayı amaçlamaktadır.
Mevlânâ'nın düşünce dünyasının
şekillenmesinde, özellikle Feridüddin-i Attar ve Hakim Senayî, İbn
Arabî, Sadrüddin-i Konevî, Şems-i Tebrizî gibi şair ve mütefekkirlerin
etkileri olmuştur.
Sokrates: “Nefsini nefsinle bil.”
Eski Yunan felsefesinin, tasavvufu
bazı noktalardan etkilediği hep düşünülmüştür. Bu disiplinlerin
Yaratıcı, âlem ve insanla ilgili benzer düşüncelerinin olduğu bilinen
bir gerçektir. Tasavvufun dayandığı temel nazariyelerden biri olan
“Nefsini bilen Rabbini bilir” anlayışının, Sokrates'in “Nefsini nefsinle
bil” sözünün bir başka versiyonu olduğu, yine İbni Arabi ile daha çok ön
plana çıkan vahdet-i vücut ile panteist düşünce arasında benzerlikler
olduğu, vahdet-i vücut düşüncesinin bu görüşün etkisiyle geliştiği
söylenmiştir.
Aynı şekilde Platon (Eflatun)'un da
bazı hususlarda tasavvufa etkisinden bahsedilmektedir. Nihayetinde
kültür ve düşüncelerin birbirlerini etkilediği bilinen bir gerçek
olmakla birlikte tasavvufi düşüncenin ana kaynağının İslam olduğu ve
kendi dinamiklerini bunun üzerine kurduğu düşüncesi ön plana çıkmıştır.

Mevlana Yunan Felsefesinden etkilendi mi demek istiyorsunuz?
Bir manada evet doğa filozoflarından
Sokrates’e kadar gelen filozoflar hep varlığın ortaya çıkış noktasını
sorgulamışlardır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi Sokrates’in “
Nefsini nefsinle bil” sözü İslam tasavvufunun “ kendini bilen
rabbini bilir” sözüyle aynı manayı çağrıştırmaktadır. Bunun yanında
Maddi hayatı dert ve yalan olarak gören Sokrates mutluluğu bu maddi
hayatı yok etmekte bulmaktadır.
Mevlana’nın felsefesinde de ruh
bedende hapistir. Mesnevinin birinci cildinde bunu şu şekilde dile
getirmektedir:
“Dinle bak neyden ayrılıkları anlatıyor. Kamışlıktan koparıldığı
günden beri haline kadın erkek ağlıyor.”
Mevlana’ya göre buradaki ney insandır
ve gerçek yurdundan beden kafesine girdiği günden beri gurbettedir.
Mesnevi neden bu kadar önemli?
Mesnevi Kur’anın bir nevi batini
tefsiridir. Herkesin kendi idrakine ve inanç algılayışına göre
güzellikler bulabileceği bir okyanustur. Hiçbir inancı ve dini anlayışı
hor görmeyen Mevlana’da herkes kendinden mutlaka bir şeyler bulacaktır.
Mevlana’nın sevgi ve aşk felsefesi,
yaşadığı günden bugüne, yalnız Türk halkının değil, çeşitli din ve
kültürden olan bütün dünya insanlarının ilgi odağı olmaya devam
etmektedir.
Nitekim, İrene Melikoff:
“Mevlana’nın eserlerini dünya milletleri kendi dillerine çevirip
okusalar, dünyada kötülük, harp, kin, nefret diye bir şey kalmaz”
demiştir.
Mevlânâ üzerine yetkin araştırmaları
olan diğer batılı düşünür Annemarie Schimmel, Hint coğrafyasında
onun beyitlerinin adeta bir atasözü haline geldiğini söyler ve bununla
birlikte şairlerin Mesnevî'yi daha çok vahdet-i vücut nokta-ı nazarından
izah ettiklerini ifade eder.
Bu arada bir yandan Mevlana’nın Şems ile iletişimi de irdelemek isterim.
Mevlana’yı engin okyanuslar gibi
çağlatan, gönlünü aşk ve sevgi ile dolduran asıl kişi, Şemsi Tebrizi’dir.
Bu arada Şems kendini “dizginlenemeyen
bir at” gibi tarif ediyor. Şems yıllardır ruhunu anlayabileceği birini
arıyor.
Mevlana ve Şems:
İlk Karşılaşma
Tebrizi, arayışları sırasında bir rüya
görür. Rüyasında kendisine bir velinin arkadaş edileceği bildirilir. Üst
üste iki gece rüya tekrarlanır ve o velinin Rum ülkesinde olduğu haberi
verilir.
Onu aramak için yollara düşmek ister, fakat daha zamanının gelmediği,
“işlerin vakitlerine tabi ve rehinli olduğu bildirilir.”

Şems ilahi tecellilerle mest olduğu,
tam mânâsıyla istiğraka daldığı, müşahedenin güzelliğine beşer
kuvvetiyle tahammül gösteremediği zamanlarda “gizli velilerinden birini
bana göster” diyerek niyaz eder ve sabırsızlanır. Üzerindeki o yoğun
halleri dağıtmak için başka işlerle oyalanmaya çalışır. Para almadan
inşaat işlerinde bile çalışır.
Nihayet bir gün;
“Madem ki ısrar ve arzu ediyorsun O halde şükrane olarak ne vereceksin?”
diye bir ilham gelir.
O da “başımı!..” cevabını
verir.
Bu cevaba karşılık olarak,
“Bütün kâinatta Mevlana-yı Rumi Hazretlerinden başka, senin şerefli
arkadaşın yoktur.”
haberi gelir.
Artık Rum ülkesine gitmek, o sevgili
ile görüşmek ve yolunda başını feda etmek üzere yola çıkacaktır.
Uzun bir yolculuğun ardından Şemseddin
Muhammed, M. 1244 yılının Ekim ayında Konya’ya gelir. Kaldığı han
odasının anahtarını boynuna zamanın tüccarları gibi asıp çarşıda
dolaşmaya başlar aşk ve ilmin tüccarı olduğuna işaret ederek...
İkindiye doğru, ana caddede, katıra
binmiş, talebeleri etrafında dört dönen bir müderris görünür. Şems
aradığı dostun o olduğunu anlar. Önüne geçerek katırın dizginlerini
tutar ve keskin bakışlarıyla:
“Sen
Belhli Baha Veled’in oğlu Mevlana Celaleddin misin?”
diye sorar.
Mevlana “evet” diye cevap
verir. Şems:
“Ey müslümanların imamı! Bir müşkülüm var. Hz. Muhammed mi büyük,
Bayezid-i Bistami mi?
Sorunun heybetinden kendinden geçen
Mevlana, kendini toplayınca;
“Bu nasıl sual böyle? Tabi ki, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed bütün
yaratıkların en büyüğüdür.”
O zaman Şems:
“O halde neden Peygamber bu kadar büyüklüğü ile Ya Rabbi seni tenzih
ederim, biz seni layık olduğun vechile bilemedik” buyururken,
Bayezid, “Ben kendimi tenzih
ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan
başka varlık yok! ” demekte.
Mevlana:
“Hz. Muhammed, müthiş bir manevi susuzluk hastalığına tutulmuştu, ‘biz
senin göğsünü açmadık mı?’ şerhiyle kalbi genişledi. Bunun için de
susuzluktan dem vurdu. O her gün sayısız makamlar geçiyor, her makamı
geçtikçe evvelki bilgi ve makamına istiğfar ediyor, daha çok yakınlık
istiyordu.”
Bayezid ise, bir yudum suyla susuzluğu dindi ve suya kandığından dem
vurdu. Vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılarak kendinden geçti ve o
makamda kalarak bu sözü söyledi.
Şemsi Tebrizi, bu cevap karşısında “Allah”
diyerek yere yuvarlanır.
Mevlana, hemen atından inip yanındaki adamların da yardımıyla onu yerden
kaldırıp medresesine götürür.
Mevlana ve Şemsin Aylarca Süren Sohbeti
Artık bu medresede iki âşık, hiç
dışarı çıkmadan, yanlarına kimsenin girmesine izin verilmeden aylarca
sürecek sohbetlere dalacaktır. Mevlana bunca zaman kitapların,
sayfaların arasında aradığı ve Şeyhi Seyyid Burhaneddin’in yıllarca
önceden müjdelediği sevgilisine, gönül dostuna kavuşmuş, o andan
itibaren de bütün yaşamı değişmiştir.
Şems, önce onu çok değer verdiği
zatların, hatta babasının bile eserlerini okumaktan men eder, değer
verdiği bütün kitaplarını birer birer havuza atar. Daha sonra hiç
kimseyle konuşmasına izin vermez.
Medresedeki derslerini, vaazlarını
terk etmek zorunda kalır.

İmtihan
Şimdi sıra imtihanlardadır...
Bir gün Şems-i Tebrizi, Mevlana’yı denemek maksadıyla güzel bir sevgili
ister ondan. O da güzellikte eşi bulunmayan karısını getirir tereddüt
etmeden. Şems, “bu benim can kız kardeşimdir. Bu olmaz. Bana hizmet
edecek bir erkek çocuğu bul” der.
Mevlana, Oğlu Sultan Veled’i ona kul
olsun diye getirir. Şems, “Bu kalbimi bağlayan oğlumdur. Şimdi şarap
olsaydı, su yerine onu içerdim. Ben onsuz yapamam” deyince, Mevlana
hemen gidip Yahudi mahallesinden bir testi şarap getirir.

Şems, bu teslimiyet ve itaatten
hayrete düşüp
“Başlangıcı olmayan başlangıcın ve sonu olmayan sonun hakkı için diyorum
ki, dünyanın başından sonuna kadar senin gibi gönül yutan bir Muhammed
yürekli bu aleme ne gelmiş ne de gelecektir. Ben Mevlana’nın ilminin
derecesini anlamak için bu imtihanları yaptım. Onun iç alemi o kadar
geniş ki, rivayet ve hikaye çerçevesine sığmaz.”
der.
Çok ilginç iletişimleri var anlattığınıza göre.
Evet. Ve her ikisi de okyanusun
kucağında teskin bulmaya çalışan şelale gibi yollarını aradılar.
Size dönersek, hangi yazarları okuyorsunuz?
Özellikle doğu’ya batıdan bakan doğulu
yazarlar ilgimi çeker. Amin Maoluf, Halil Cibran, Kader Abdullah…
Çağdaş Batı edebiyatını da severek okuyorum. John Steinbeik, Voltiere
son zamanlarda severek okuduğum klasik yazarlar. Bunun yanında
klasikleri her zaman okuyorum. Tabi ki başucu eserim Mesnevi ve Fihi Ma-Fih

Yeni projeleriniz neler?
Gerçek yaşamdaki deneyimlerimi ya da
çevremdeki arkadaşlarımın yaşadıklarını kurgulayarak özgün hikayeler
yazıyorum.
Bunun dışında Mısır’lı sanatçı Ümmü
Gülsüm’ün hayat hikayesini ve 40'a
yakın şarkısını Türkçe'ye
tercüme edip hayranları ile buluşturmayı düşünüyorum. Eser hazır,
yakında yayına girecek.
Ateist bir doktor ile uyuşturucu
kriziyle hastaneye getirilen ve hastanede kanser olduğunu öğrenen genç
bir kızın ilginç ve bir o kadar da heyecan yüklü diyaloglarını konu alan
bir romana başladım. Bunun dışında tarihle iç içe geçmiş mistik gerilim
tarzı bir roman yazmayı düşünüyorum. Bunun için birkaç yıldır tarihi
araştırma yapıyorum.
Size çalışmalarınız için başarılar diliyorum Fikret Bey.
Teşekkürler Burçin Hanım, Mevlana’yı
biraz tanıtabildiysek ne mutlu. İyi çalışmalar diliyorum. |