|
Yazar:
Sibel Ak |
18
Haziran
2010
Su: Yaşamın Kaynağı
Su ile ilgili bilim
insanlarının ilgisini en
çok çeken çalışmalardan
biri Kuantum fiziğiyle ilgili ''Ne biliyoruz ki?''
belgeselinde adı geçen Masuru
Emoto’nun çalışmasıdır.

Yeryüzünde
en farklı element su olsa gerek. Kokusu tadı ve rengi olmayan fakat
gökyüzünde yağmur damlası halinde iken ışığın yedi rengiyle gökkuşağını
oluşturan bir element. Canlılar için hayati önem taşıyan su hakkında
kaynak kelimesi belki de en uygun ifade. Şöyle bir düşününce hayat ilk
defa su içinde ve su ile gerçekleşmiştir. İlk yaşam formu suda
oluşmuştur. İnsan bir çeşit sudan meydana gelmiştir. Dünyaya adapte
olurken amniyon sıvısı denilen suda dokuz ay boyunca yaşar. Ve İnsan
yapısında %85 oranında su bulunur. Her türlü metabolik faliyette yer
alır.
Bilim
adamlarının ilgisini çekerek pek çok farklı açıdan değerlendirilmiştir.
En ilgi çekenlerden biriside ''Ne biliyoruz ki?'' adındaki Kuantum
fiziğiyle ilgili belgeselde adı geçen Masuru Emoto’nun çalışmasıdır.
Emoto, suyun en ilerici element olduğunu, bu yüzden olaylara tepki
verebileceğini düşünmüştür. 50 adet petri kabına 5cc su damlatılmıştır.
Üzerlerine farklı sözcükler yazılarak -20 °C' de 3 saat dondurulmuş, -5
°C'de görüntülenmiştir. Sonuçta sevgi, aşk, ilahi aşk, teşekkür ederim
v.b. gibi ifadelerde birbirinden güzel kristallerin oluştuğu
gözlenmiştir.

Kin,
nefret barındıran sözcüklerde ise aksine şekilsiz, kristalize olmayan
bir yapı ortaya çıkmıştır. Sonuçta su iyi ve kötü için bir tepki
vermektedir. Ve en güzel kristallerin aşk, sevgi (love) ve
şükür (gratitude) kelimelerinde oluştuğu gözlenmektedir.
Emoto,
niyetin tüm bunları tetikleyen güç olduğu düşüncesinden bahsetmekte.
Ayrıca Yaşam olgusunun aşka ve şükretmeye dayandığına inanmakta.
Oksijenin ateş ve aşkı simgelediğini, şükrün de iki hidrojen atomu ile
temsil edildiğini; Aşkın İki kez şükretmeye eşdeğer olduğunu düşünüyor.
Bunun su
moleküllerini nasıl etkilediğinin bilimsel yönü de hala bilinmemekte.
Belgeselde çok çarpıcı bir kelime kulağa çalınıyor.

“Eğer düşünceler bunu suya yapabiliyorsa kendi
düşüncelerimizin bize neler yapabileceğini düşünün”
İşte tam
bu noktada beynimde pek çok düşünce birbiri ile çarpışmakta. Tabii ki
sevgi ve şükranla...
Okunmuş
su, kutsanmış su, Mevlevihane’de gördüğüm içinde şifalı ayetlerin
yazıldığı taslar, muskalar daha bir sürü sorular sorular... Her şeyin
bilimsel açıklanabilir bir yanı mı var? Onlar suyun bu özelliğinin
farkında mıydılar?

Olasılıklar hızla uçuştu... En son gözümün önünde bir şekil belirdi. Su
molekülünün geometrisi... İki Hidrojen atomu bir oksijen atomuyla
birleşmekteydi. Bir açıyla! Gözümde canlandırdım. Bana başka bir şeyi
hatırlattı.

Kolları
yana açılmış... Acaba bu şekil böyle olabilir miydi?

Sonra
gitgide çoğalmaya başladı sorular. Beni benden iyi tanıyan neydi? Bana
benden yakın olan?
İçimdeki
ses yavaşça fısıldadı. “Sen hiç yalnız kalmadın ki!” Evet, haklı gibiydi
anneme tutunduğumda yanımdaydı. Onunla büyüdüm, serpildim, onunla
doğdum. Aradan 40 gün geçmedi içinde buldum kendimi. Her sabah yüzümü
temizledi. Her gece iyi geceler diledi. Yetmedi içtim, fazlasını
bıraktım, duygulandım aktı gözlerimden, tüm hücrelerimi besledi tüm
atalarımı beslediği gibi... Ve gün sanırım gelmişti. O'nun değerini,
önemini anlamak, kavramak ve başkalarına anlatmak günüydü.
Yaşadıklarımız, hissettiklerimiz vücutlarımızdaki suyla kayıt ediliyor,
belki de bir şekilde toplanıyordu... Neden olmasın? Kimin ne
hissettiğini içindeki su ele verebilir miydi? Tıpkı aşık bir kişinin
beynindeki farklı alanların görüntülenebildiği gibi ele verir miydi
hislerimizi?
Gözümde
canlandırdım yere düşen damlaları, yerde toplanan, akan suyu düşündüm.
Hepimiz sevgiyle dolu olsak nehirler daha bir coşkuyla çağlar mıydı?
Değdiği toprak sevgiyle yeşertmez miydi tohumları? Sonra tüm şevkiyle
yeşeren büyüyen orman geldi gözümün önüne. Olan olmadı, biten de
bitmedi... Dışarıda sevgiyle, şefkatle büyüyen bir ağaç var. Tüm
karanlıklara rağmen dallarında iyilikle parlayanlar; Bu karanlığı
aydınlatan ışıklar.

O ışıklara
takılır iken gözlerim yine düşüncelere daldım. Bir bardak su içtim. Su
tüm sıkıntıları alıp götürdü sanki. Yapısında yanıcı Hidrojen ve yakıcı
Oksijen içeren su nasıl oluyordu da serinletiyor, hayati önem
taşıyabiliyordu?
Tam da bu
özelliğiyle bana insanı anımsattı. Yanıp yakabilecek iken serinleten
büyüten, kötülüğü elinde tutar iken iyiliği seçen insanı. İnsanı
meleklerden farklı kılan bu olmalıydı. İnsanın kötülüğü kontrol etmesi,
saklaması bana suda saklanan yanıcı ve yakıcılığı akla getiren,
hatırlatan başlıca sebep oldu.
Ne kadar
anlatmaya çalışsam da eksik kalıyor bir şeyler. Ancak kaybetmeye yada
yitirmeye başladığımızda bir şeyleri önemini anlıyoruz, insanoğlunun bu
kaderi olmamalı! Bizim yapmamız gereken Su'yu koruyup kollamaktır. Ve
suda olduğunu düşlediğimiz güce inanmaktır belki de...

Ve Sayın
Emoto’nun da dediği gibi..
“Water, we
love you. Water, we respect you. Water, we thank you.”
“Su, seni seviyoruz. Su, sana saygı duyuyoruz. Su, sana
teşekkür ediyoruz”
Kaynaklar:
•
Spirit Project
•
Karadeniz Antik
•
Black Mesa Trust
Fotoğraflar:
Şifa Tası,
MasaruEmoto.net,
Water tree-Pat Hocchuan |