|
Başyazar:
Uzay
Gökerman
| Gündem |
Mart 2010
Sivilleşme veya normalleşme adına
Vesayetçi mi
Yoksa
Teslimiyetçi
Demokrasi
mi?
Türkiye’de
Ordu’nun fikir beyan etmesi geçmişindeki darbeci tutumundan ötürü farklı
değerlendirilmektedir. Ayrıca Türkiye’nin temel ilkeleri karşısındaki
tutumunu çok net ortaya koyması çoğunlukla da demokrasimizin “vesayet”
altında olduğu görüntüsünün oluşmasına neden olmaktadır.

1 Mart
2003 günü TBMM’nde tarihi bir oylama yapılmıştı.
“…gereği, kapsamı, sınırı ve zamanı
Anayasanın
117'inci maddesine göre milli güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı
Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından Yüce Meclise karşı sorumlu
bulunan hükümet tarafından belirlenecek şekilde
Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin Kuzey Irak'a
gönderilmesine; etkili bir caydırıcılığın sürdürülmesi amacıyla Kuzey
Irak'ta bulunacak bu kuvvetlerin gerektiğinde belirlenecek esaslar
dairesinde kullanılmasına ve muhtemel bir askeri harekât çerçevesinde
yabancı silahlı kuvvetlere mensup hava unsurlarının Türk hava
sahasını Türk makamları tarafından belirlenecek esaslara ve kurallara
göre kullanmaları için gerekli düzenlemelerin Hükümet tarafından
yapılmasına…”[i]
şeklinde bir tezkere meclisin onayına sunulmuştu.
Oylamaya
533 milletvekili katılmış; 250 tezkerenin reddi, 264 kabulü ve 19 da
çekimser yönde olmak üzere tercih belirtilmiş, salt çoğunluğa
ulaşılamadığı için de kabul görmemişti.

Böylece
Türkiye, komşusu olan bir ülkenin işgali için topraklarının üs olarak
kullanılmasını kabul edemeyeceğini dünyaya ulusal iradesi ile göstermiş
oluyordu.
Hatırlanacağı üzere 2001 ekonomik krizinin etkileri o tarihlerde çok
güçlü olarak hissediliyor, birkaç milyar dolarlık kredi paketleri için
olmadık tavizler veriliyordu. Hatta ekonomik krizin bile mevcut
hükümetin Irak Savaşı’na karşı tutumu nedeniyle düşürülmesi için bir
eylem planı olduğu yönünde de teoriler konuşulmuştu.
Sonuçta
hükümet bir sene sonra erken seçime gidiyor ve bugün halen iktidarda
olan AKP yürütmeyi devralıyordu.

Yeni
hükümetin ilk sınavıydı 1 Mart Tezkeresi ve başarısız oldu.
O tarihte
bugün çok ciddi bir demokrasi mücadelesi verdiğini izlediğimiz bazı
aydınların tezkerenin geçmesi adına çok ciddi kamuoyu oluşturma yazıları
yazdıklarını biliyoruz.
Aynı
kişilerin yine bir Irak Savaşı nedeniyle 1991 yılında Özal’ın “bir
koyup üç alacağız” stratejisi çerçevesinde savaş lehine
çalıştıklarını da hatırlıyoruz.
1991
Körfez Savaşı öncesinde ve 1 Mart Tezkeresi öncesinde Ordu’nun net tavrı
biliniyordu. Hatta 1991 yılında Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşanıyor
Genelkurmay Başkanı dönemin yürütme organıyla ters düştüğü için istifa
ediyordu.
Biraz daha
uzak bir tarihe doğru geri gidersek Türkiye’nin NATO üyeliği için Kore
Savaşı’na asker gönderildiğini hatırlıyoruz.
Sivilleşme
adına ve Ordu’nun etkinliğinin azaltılarak sivil iradenin emri altına
verilmesi için büyük bir demokrasi mücadelesi verenlerin tarihte hiç de
olumlu tecrübelere imza atmadıklarını söyleyebiliriz.
Bu da “sivilleşme”
ya da çok daha popüler tabiri ile “normalleşme” sürecinin nasıl
anlaşılması gerektiği ile ilgili farklı yönde kafa yormamız gerektiği
sonucuna götürür bizleri.

Bilindiği
gibi Birleşik Devletler Başkanlığı’na seçilen Obama’nın seçim öncesinde
olsun, sonrasında olsun gözü hep Afganistan üzerine odaklanıyordu. Yakın
zamanda da söylemin tonu Türkiye’nin cephede etkin olarak görev
alması şeklinde değişmeye başladı.
Kuşkusuz
Türkiye’de hem kamuoyu olsun hem de ordunun genel tavrı askerin yurt
savunması dışında savaşmaması yönündedir.
Türkiye’de
Ordu’nun fikir beyan etmesi geçmişindeki darbeci tutumundan ötürü farklı
değerlendirilmektedir. Ayrıca Türkiye’nin temel ilkeleri karşısındaki
tutumunu çok net ortaya koyması çoğunlukla da demokrasimizin “vesayet”
altında olduğu görüntüsünün oluşmasına neden olmaktadır.
Demokrasi
ile darbe aynı platformda konuşulacak şeyler olmamakla birlikte darbeler
klasik ve üçüncü dünyaya ait şekliyle tek başına askerin bir
eylemi olarak da görülmemelidir.
Şu bir
gerçekliktir ki Türkiye’deki askeri darbeler yapıldığı zaman diliminde
beklenen hatta desteklenen eylemler olmuştur. Ciddi iki darbenin
ardından yapılan anayasalar çok önemli halk desteği ile kabul
edilmiştir.
1960
Darbesi’nden sonra Türkiye daha sola dönük ve demokratik bir
ortam bulduğu için solun bir kısmı bu anlamdaki darbeciliği hep savuna
gelmiştir.
1980
Darbesi ise Türkiye’nin liberalleşmesini sağlayan bir eylem
olmuştur.

Her iki
darbenin taşıdığı programlar sivillere aittir ve sivillerin eliyle ancak
askeri güçle yaptırılmıştır.
Bugün
sivilleşme ya da normalleşme olarak adlandırılan sürecin askerin
etkinliğinin yine bir sivil iradenin eline teslim edilmesi şekline
dönüşüp dönüşmeyeceği de tartışılması gerekir.
Sivil
irade askerin kullanımı konusunda her defasında yanlış yerde durmuştur.
Dış iradenin bir takım yönlendirmelerine teslim olmuştur.
O zaman
vesayet mi yoksa teslimiyet mi tartışmalarının tam içine
girmiş oluruz ki kırk katır mı kırk satır mı diye sorulan soruya cevap
aramaya benzer bir durumla karşı karşıya gelmek gibi bir şeydir.
|