|
Yazar:
Selamat
Vefa
|
Dünya Edebiyatı |
Mart 2010
Adsız Gemi

Uçaktan
indiğimde güya bin yıl döşekte yatan hasta gibi bihal idim. Güya içimi isimsir bir dert kemirmekteydi. Güsseli bir dert içindeydim. Kısmet
mekazası ile uzak şehirde yaşadığım için doğan yurduma gidecek uçağa
bilet ala bilmedim, çünkü ben başka bir memleket fukarası idim.
Velhasıl, uçak Aral sahiline yenleşmiş halvet bir şehre kondu.Vakit çok
geç olduğu için havaalanında insanlar daha az idi. Binanın ikinci
katında sönük bir ışık görünürdü sarhoş kimselerin neşeli bağırtıları
işitiliyordu. Bir zaman nere gitmemi bilmeden eğlendim. Bunu hisseden
kiracı arabacılar bağırmaya başladılar.
—
İyi kız, hadi gidelim nere gideceksiniz?
—
Hadi benimle, dünyanın o köşesine desen bile götürürüm.
—
Kendi varacağım nadır, ne düşünüyorsun.
—
Nereye gidiyorsunuz, Aral’dan geçirebilirim.
Sürücüler
biri alıp, birisi bırakıp bağırmaya başladılar. Bu sırada ben ile
birlikte uçakta gelen yolcuların hepsi
kendilerini beklemekte bulunan arabalara binip gittiler. Karanlık
istasyonda eşek gibi ankıran toza batmış kireciler, başına tavşal
(başörtüsü)
sarmış, kir elleri ile gömme
satmakta bulunan, dişleri düşük genç kadınlar hem de haçar giyinmiş
yükçü çocuklar kaldı. Bir gönlümde, geç olmasına rağmen, anlaşma yapıp,
arabaya oturayım
da gidiyim dedim, ama onlar sordukları parayı işitince bayılmama az
kaldı. Bu ben yol kirası için planladığım paradan ön fazla ziyade idi.
Anlıma ne
yazılmışsa, o olur dediğim misafirhanede kalmaya karar verdim. Sabah
erken saat
4 veya 5’lerde yola çıksam yedi sekizlerde eve ulaşabilirim. Kiracıların
psikolojisine aferin, onlar benim beynimde ne geçtiğini bildikleri gibi
söz katıyordular:
—
Allah aşkına, bu fiyatları dediler.
Bu yerlere gölü görmek gelen turistler, biliyor musunuz ne katan para
veriyorlar. Bu para sizin hayalınıza bile gele bilmez.
—
Ben turist değilim.
—
Ama buralı da değilsiniz.
—
Ben burada doğmuşum.
—
Her kimse türlü yerde doğuyor,
dünyanın altı milyar adamı da nerdedir doğmuştur.
—
Ne olmuş ki?
—
Biliyorsunuz, yolda arabanın
bozulması var, kimsesi sahranın ortasında susuz,
yemeksiz
kalmak ölüm ile beraberdir. Aç canavar kurtlar geceleri ganimet, av
aktarıyor geziyorlar. Onlara hazır av oluruz kalırız. Siz bu taraflarını
da düşünün de, hanım kız.
Bütün
kiracılar dünyasının hırs, menfaat, çıkarı, kendine yontuculuk ve biz
kadar lakayt, ilgisizlik parlamakta olan bakışları karşısında alemin
derdi kaderine ve düşmanlarına batıp kalmıştım. Misafirhanenin rutubetli
ve karanlık koridorlarından geçerek yatak odasına girende, burada da
rutubet ve ekşi konusu varlığını anladım. Oda çocukların karton
kağıdından yapılmışa benziyordu-emanet kapıları, pencereler durmadan
titrer, tak-tak edip seslenir ve dünyada olan sesleri çıkarıyorlardı.
Pencereleri açıp, perdeleri “şığ-şığ” ettirerek surdum,, karanlık bir
geçe kucağından nasıldır korkunç bakıyordu. Birden sivrisinek mi,
bilmem, bir tavır sahra böcekleri, güya pencere açılmasını asırlar boyu
zindanda bekleyen tutuklular gibi kendilerini içeri söktüler.
Zoru-zoruna pencereyi kapatmayı ulaştırdım. Buna rağmen dünya
böceklerinin den yarısı karton odaya girmiş ve kan içmeye
hazırlanıyorlardı. “Bin lanet olsun, gene misafirhane diyorlar, at başı
kadar para alıyorlar. Bizde sıcak su var…mış. Sıcak suyunda yanıp öl.”
Sinirlerim
bozulmuş, bir şey içmek için “restoran” diye yazılmış yüce odaya
girdim. Buranın, doğrusu, havaalanının bir şeyi
şaşkınlıyor. Buradaki her şey sönük, kir, binalar, yemekhane odaları,
hatta masalar ve iskemleler hepsi havadan zararlanıp, günden güne
ihtiyarlanmışa benzerdi. İnsanların kavrulmuş et, balık ve yine bir
çeşit, bakışımca eskimiş ürünleri yemekte, çiğnemekte, durmadan gülmekte
olduğu gönlümü bozuyordu. Ruhiyatıma karşı olarak, ne ise bir tatlı şey
yemek istedim, kahve ve tatlı çeşitleri sipariş ettim. Karşımdaki masada
uç-dört fermer mi yahut balıkçılık şirketinde mi çalışanlar
oturmuşlardı. Bu yerlere hangidir bir işle gelmiş, işlerini bitirmiş,
şimdi başarılarını “yakamakta” bulunuyorlardı. Geldiğim zaman yabancı ve
yalnız kadını gören gibi zekilik çektiler nadirse demeye
hazırlanıyorlardı. Onların yanında suyu kurup gitmekte olan deniz
etraf-sahillerini yeşillik yapmak amacıyla gelen erkekler otururdular.
Şişman, uzun boylu, sarışın, hariçli bu erkekler kaba sesle neleri de
muhakeme ediyorlardı. Ben hamişe onların hur fikirlerini hürmet ederdim.
Ama diğer bir medeniyet ruhunda büyüdüğüm için topluluk yerinde kısa
tumanda, yarı çıplak oturdukları hiddetimi aşırıyordu. Şükür Allaha
kahveyi getirdiler. Garsondan:”bizde su yahut kahve kurtarmış” denen
haberi işitebilir miyim gümanında idim. Şukur.
Kahvenin güzel kokusunu duyup rahatla içmekte idim, fermerlerin masasına
iki tane kız gelip oturdu. İkisinin de boyu yüksek, biri sarı saç, mavi
göz, diğerinin gözü kıyık, saçlar çok uzun yerli kızlar idi. Hayretle
kaldım. Dünyanın en kenar bir yerinde bile fermerlerimiz bıkmamaları
için afetican kızlar varmış.
Balık
işletmesinden gelenler mutlu görünürdüler. Afatıcan kızlar onları pek
temizleye
bilirler. Na olur ki, balıkçılar eve gittikçe humarları tutur,
kadınları, çocuklarını doğar, sogar, daha da çok işlerler. Hariçlilerin
balıkçılara hevesleri geldi, bana bir şey demek istiyordular.
Önce
uçakta anlaşılmaz bir manzara görmüştüm. Kadere botmiş, uçak penceresinden bakıyordum, bizden aşağıda Antarktika buzlukları gibi
yellenen gümüş renk bulutları gördüm. Bizim karşımızda uçak gitti
taratan biraz sağda Ay beyaz sud gibi abardı ışığını serpiyordu.
Sükuta çökmüş Antarktika buzlukları ve cilve eden Ay, uzak-uzaklarda
köşk mü, minareye benzeyen serap gibi buzluklar sonsuz bir güzellik
yaratmıştı. Bakışımca, uçağımız özge dertler, kederler, acılardan annen
öldü denen müthiş haberler gelen telgraflardan başka,, yalnız ebedi
güzellik ve sükunet tören yapa bilen alemde uçuyordu. Böyle şunları
düşündüğümde gözümden yaş geldi., bir-iki damla yuvarlayıp elimdeki
fincana ve boynuma indi.
—
What do you doing now? Can I help
you? – dedi sarı saç hariçli.
—
Thank you. Ya ne mogu s vami
razgovarivat. U menya beda. Moya
mama umerla
dedim boğulup, boğazıma bir şeyler yapışıyordu.
Hariçlikler bir dakika bana tikilip bakıştı. Ne kadar mutsiz insanım.
Dünyanın hep millet ve eletleri için büyük facia
hesaplanmış musibete uğramışım. Gözlerimden gene yaş aktı. Masada
oturanlardan en ihtiyarı kadın da tavır içimli uzattı.
—
Peyte devuşka, nemnoşka legçe budet
dedi o saf Rusça telaffuzunda.
O rus
sözleri, ana dilim gibi seviyorum onu. Özellikle,şimdiki ağır bir
durumumda bu sözler ahengi en güzel müzik nağmesi
gibiydi. Komşu masada şamata koptu. Gece kızları bizim cefakeş
fermerler ile ne sebep dandır anlaşma yapamıyorlardı. Köylü malcı
adamlar, tabi hangi bir manada basit, sadedil, terakkiyattan kenarda
kalmışlardır.
—
Sen aytsanğuy, munğa
diyordu şişman, bıyıklı, dudakları et ve yağdan parlamakta
olan fermer bölgesel kıza.
Onlar
anlaşma yaptılar, galiba birinci çiftlik masadan kalktılar.
“Elveda,
fermerin helal paraları”, kadehi bizden kaldırdım.
“Oh…neydi bu, içim hep yanıyor”.
— Bu
sene derman gibi yardım verir. Zira, Hıristiyanlar matem çağı içmeleri
boşuna değil.
Gözümü
yumdum. İçimlik mideme gidip ulaşana kadar soluk almamaya çalıştım, güya
nefes alsam tüm vücudumu, yürek-bağrımı yakıp yıkacaktır. Komşu masadaki
hariciler güldüler. Gözlerimden yine yaş yuvarladı. Balıkçılık köyünden
olan kişi bana baktı.
—
Sana ne oldu? – dedi hariçlilere düşman bakışla göz bırakıp, bağrında
murgulamakta olan milletperverlik kanları çoşup.
—
Hir ne, rakı verdiler, çok acı imiş.
—
İbiy
verseler içmek gerekiyor mu, rakı içsen bizde daha çok. Al iç.
— Al
iç, bu kendimizin. Nukus’un
rakısı.
Biliyor
musun bunu Moskova’da da içiyorlar.
Hariçliler
olan gençleri dikkatle gözetmekte idiler. İki ortada uluslar arası soğuk
savaş sebepçisi olmasaydım diye güleceğim
geliyordu. Gerçekten de tarihte çok bir harplar kadın sebebiyle sadır
olmuştur. Bunun akıbeti olarak deryalar kurumuş, güzel şehirler virane
olmuş. “Cleopatra’nın burnu eğri olsaydı Avrupa tarihi yeniden
yaratılırdı”.
—
Abi, bırak beni. Baksana, önünde pek gökçek kızlar bulunuyor. Benim
annem…annem öldü…şuna gidiyorum. Başka bir sözde bana ağırdır.
Aniden
balıkçının yüzü buruşup, gözlerine yaş geldi.
—
Uybay bovrım, enang öldüma?
Dedi o güya kendi annesi olduğu gibi öfkelenip. – Kaç yaşında idi.
Hastamıydı? O göz yaş ve içkilikten sıkılan gözlerini baka tikti. –
Tanrıya şukur, benim annem var. Kösbergan sen kadının yüzüne bakma,
senin sözüne söz çevirse, yüzüne dik baksa, bırak onları, bırak gitsin.
Hala gücüm var, daha on kere evlendiririm diyor.
Kösbergan
kendisine hemdert bulunduğuna sevinip durumu bilmeden söylüyor, annesi
ve eşi arasında durmadan didişmek meydana gelmesini; bunun için her
yılda bir-iki defa şehre gidip şu Ovodonu görüp gitmesini söyledi:
—
Al, bavrım, yüreğinin ateşini söndürür. Bizim köye gitsen, iki tane
kocaman balık veririm, annene götürürsün.
—
Kösbergan abi, benim annem vefat etti,-diyorum sinirim oluşup.
—
Hey, bavruma, çocuksun, çocuksun, anneler ölmezler. Ya, ki kendisi
yemese bile, törenine götürebilirsin, bavrum. Sen bunu içsene.
Baktım ki,
balıkçının rakısını içmesem olmaz. Aksi halde kendi vatanım
menfaatlerini desteklemeyen olurmuşum. İçtim. İçimde nadirse ”cimm” edip
gitti. “Nukus rakısı –ekalocı zararı çeviriyor, diye söylemekte devam
ederdi kadınbaz
balıkçı. Şu sebepten geziyoruz işte elli, altmışa çıkıp. Bu yaşa
ulaşamayanlar ne kadar. Eh, Allahım, dünya geçip gitti bizden”. İçip
bıraktım, ama balıkçı vatandaşım veren rakı uluslar arası kadehda
yanmamış kalan başka üyeleri mi bir tane kaldırmadan hep yakmıştı. “-Boş
ver, gel bizim masaya, işte bunları al…” O koynundan mıncıklanmış
kaba-kaba naraları çıkarıp uzattı.
Ben başımı
salladım. İçim hala yanıyordu. Hem dertten, hem rakıdan gözlerim
yaşlandı.
—
Alsana, benimki değerli, helal, dedi Kösbergan çalkalanıp pineklenirdi.
Hariçli
sarı adam rahatsızlanıp kadehi masaya koydu da ihtiyar sarışın
arkadaşına protesto ahengiyle bir şeyler söyledi.
Her iki masanın dikkati benim kaderli keyif-halimde idi. Balıkçıların
yoldaşı olan afetican kızlar da kaşlarını çeke çeke bana balkıyorlardı.
—
Devuşka, vam pomoç
içkiden yüreğinin en hayırlı duyguları yüzünde parlayan Rus kişisi
temayül ile bana bakıyordu.
—
Da net, ani mai radniye karakalpaki…
dedim çocuklar gibi göz yaşlarımı silip.
Hayırlı
Rus kişisi olan geçeni hariçlilere anlatmaya çalışıyordu. Ama onlar
nedense hiç şeyi düşünemeden tekrar tekrar omuz sıkıyorlardı. Kösbergan
almak istemesem de, güç ile cebime soktu. İki tane kocaman balığı
götürmediğim için çok üzüntü duydu. Ben ona; annem balığı çok seviyordu
demiştim; şu sebep evlatlık mehri coş vurdu gerekir. Hariçliler
Kösbergana bakıp ağzı açık kaldılar. Nedendir çevremde, genel olarak
çevremde geçmekte olan her şey aptalca, anlamsız ve gülünç gibi geldi
de, kahkaha vurup güldüm.
—
Gül, bavrum,
gülüver, derdin hafiflenir. Hiç olmazsa eve ulaşana kadar güç toplarsın.
Annenin derdi fena olur. Bu derdin adı bile devirir.
“Dert atı bile devirir” denen
söz yüreğimi delip geçti. Şimdi nasıl yaşayacağım? Kim benim
başarılarımı görüp sevinecek, hasretimden yanacak? Şimdi benim hayya
evlatlık makamın kime lazım? Kime dayanıp yaşadım ben? Yaşamımın anlamı
ne idi? “Vaa…anneciğim”. Var sesimle ağlamaya başladım. işte şu anda
dünyada dünyada tekçe kaldığımı duydum. Şimdi kendim doğup büyüdüğüm
evime gitsem, beni gülük karşılayacak annem yok olduğunu, umumen o köy,
o ovul ben için mahiyetini yitirdiğini anladım. “Anneee…Bin lanet sana
Kösbergan”. Sönük restoranda kimlerdir, yine Kösbergan öncülüğünde odama
alıp çıktılar. Hariçliler masası yanından geçip giderken hayırlı Rus
kişisi “delirdin mi, ne” diye inglizçe anlatmakta olduğunu kulağıma
işitildi. Kocaman hariçliler tüylü, çıplak ayaklarını uzattıkça donup
bakıyorlardı. Çok duyarlı olduğumdan içimde iki kıta şarabı kılıç
savaşmakta olsalar ise, odada bulunan eski kokudan öksürdüm. Beynimde
her şey karma-karışık olmuştu: beyaz tavşallı bir kadın ile nerelerdedir
geziyor imişiz. Kadınboz balıkçının mavlı yüzü lambada parlıyor, kiracı
sürücüler kap kara ellerini uzatıyorlar, “feryat” diye kaçıyorum, benim
bindiğim uçak tersine dönüyormuş. Yüreğim hızlı hızlı çırpınıyor…”Aydın“
diye çağırıyor kimdir dışarıda. Yine uyuyorum, kulağıma daha bir tavır
sesler, yabancı sesler, gülüşler işitiliyor.
Bir an hiç bir şeyi işitmiyorum.
Yine “Aydın” denen ses geliyor. Sönük kaldırımlar su serpilmiş gibi
sukut. Buraların üyeleri nereleredir hızlı gitmişler güya, nöbetçi
kadının penceresinden lamba ışığı zor zor görünüyor. Eski zamanlardan
kalmış kabaca saplı, kocaman kapıları açarak dışarı çıkıyorum. Gözüme
yark edip gümüş gibi bit aydınlık vuruluyor. Semada yıldızlar gülistan
ölüp açılmış, yavaş yavaş süzmekte olan bulutların ince kanatlarını
görüyorum. Nerdedir görmüştüm bu manzarayı, hiç hatırlayamıyorum. Bit
tavır çöl çiçeklerinin kokusu geliyor, kurbağalar durmadan “kurulluyor”,
çekirgeler “çirilliyordu”. Uzaklardan yabancı canlının sesi zor zor
kulağa işitiliyor. Ardıma baktım, kap kara kocaman binanın büyük kapısı
açık bırakılmış, sonsuz sahra içinde yerleşmiş misafirhane kapısının
geceleri kapanmaması beni hayrete bırakıyordu. Azıcık aşağıda, bahçe
duvarı yanında, devemi veya başka bir canlının soğuk parlayan gözünü
gören gibi oldum. Birden dehşete düştüm, bu arada misafirhaneden
elli-altmış adım uzaklaşmış, üstüne kazan kapatılmış gibi karanlık
meydanda kalmıştım. Şu karanlık kocaman bir mahluka dönüp, beni tutmak
için el uzatıyordu, hemen var gücümle geriye kaçtım, kapılara vurula
sürüle, çabuk çabuk odama can attım. Duvara yastlanıp, kara tere batmiş
bir halde , bu hayalat mı veya rüya miyidi, yahut gerçek miydi,
anlamazdan sersemlenmiş duruyordum. Sonra kendimi döşeğe attım. O zaman
geçe manzarasını uçakta, Tanrı’nın evine çok yakın yerde gördüğümü
hatırladım. Bir an geçmeden sallanan, gürültülü alem sakinleşti kaldı.
Kulağıma kimindir, ağlaması mı,
gülmesi mi işitiliyordu, aniden nerde bulunduğumu o kadar anlamazdan
yattım. “Deli hane”. Sıçrayıp yerimden ayağa kalktım, ne göz ile görem
ki, güneş yatağından baş kaldırdığına epey zaman olmuş, etrafa sabahın
gürültü patırtısı işitiliyordu. Çabuk çabuk eşyalarımı aldım da, dışa
atıldım. Dünkü kiracılar, kuma sinen gibi, bir tanesi bile görünmezdi,
yeni, daha da açgöz ve yontucu üç-dört sürücü dolaşır gezerdi. Yaşı otuz
olur olmaz, ince cübbe giymiş bir kiracı ile anlaştım, “başkalardan bir
saat önce yerine ulaştırabilirim” dedi. “Nasıl, yakın yol var mı”. “Bu
bir sır, görürsün”. Araba binip gidiyordum, kimdir akrabasından ayrılıp
kalmış gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Ne oldu?” diye sürücüye
baktım.
— Bana Rahim diye konuşa
bilirsiniz. Adım Rahim’dir. Bunumu diyorsun...
Rahim bina duvarı
yanında, yumruk kadar olmuş, kocaman torbası üstüne oturmuş ve ağlayan
kadına işaret etti. Bu Fatma. Fatma birisi ile aşk ilişkilerinde
bulunuyordu. İşte o sürücü dün bunun parasını alıp, misafirhaneye gelen
devuşkalar ile... Rahim bir tavır tereddütlenip, çok tatlı bir şeyi
hatırlayan gibi boğulup ve yudunup zor zor söyledi: gitmiş.
Namert. İşte bu evine
çocukları yanına gidememiş,
şehirde kalmış...
— O tüm gece burada mı
oturuyor, — sordum içim acıyarak.
— Şimdi öyle oturmazdı
belki, bekçi mi ya başkası mı yer vermiştir, işte ne olsa da
kadındır...Buradakiler hakkını isteyen insanlardır.
— Nasıl hak? Hangi
anlamda?
— Doğru anlamda…—
Rahim soruyu mu beğenmedi gerek, kaşını uçurdu.
Kadın
olduktan sonra...buradakilerin hepsi olmasa da çoğunluğu ya kapanıp
çıkmıştır, yada içip sarhoş gezdiği için evinden kovulmuştur. Şunun için
hakkını soruyor.
— Eğer yolumuz bir olsa
götürecek şu ablayı – dedim biraz düşündükten sonra.
— Hadi gidelim Fati,—
dedi sürücüye can girerken, duvara yaslanmış kadına.
— Ancak hakkını
sormazsanız.
Arabada ter ve toz kokusu
havalandı. Birden öksürdüm. Müzik seslenir, sonra radyo söyluyor.
— Bağışlayın beni, alerjim
var.
“Niye sözümü kesiyorsunuz,
sorduktan sonra dinlemek gerekiyor. Sizlerin tertibinizi ben hiç
beğenemedim. Geceleyin sizinle bağlanamadım. Bu adaletten
değildir,-diyordu öfke ile bir radyo muhlis.
Rahim arabayı düz yola
yollarken, “hiç kimse size hastalığın nedir diye sormuyor” dedi. Yine
radyodan “Bu Vadi sedası. Hava dalgalarında Kızlarhan denen genç spiker
kızın neşeli sesi işitildi. “Kızlarhan, ben sizi bayram ile kutluyorum.
Size bir hediyem vardır. Yerinizi söyleyin. Nerede olduğunuzu
bulamıyorum”. Spiker kız bir süre sessiz kaldı. Ne olsa da kadınlar
kalbi nazik. Şu bir dakikalı sükut ile kadınlar dünyasına dalmıştır.
Bekçilerimiz hediye ile içeri sokmazlar. Umumen, çalışan günümüz bizler
işten dışarı çıkmıyoruz”. “Hayatınızda hiç dışarı çıkıyor musunuz.
Ayılar bile ilkbaharda yuvalarından çıkıyorlar. Çok enteresan imişsiniz,
Kızlarhan”,-diyor öfkelenip gecenin radyo muhlisi. Erkeğin ricası ve
itibarı önünde kadının yüreği eriyor. “Yayından sonra telefon açın. Siz
için Yulduz Usmanova’nın “Benden beni sorma” şarkısını hediye ediyorum.
Işıdın dünyanın en güzel türküsü “Benden beni sorma” gecenin uyanıkları
için.
Türkü sesleniyor, hayalım uzak
uzaklara gidiyor. İçimde neşeli kızın sözlerini tekrarlıyorum. “Gecenin
uyanıkları için”. Ben de uyanık idim, belki tüm ömür boyu uyanık idim.
Hariçte iki sene çalışıp geldim, her zaman bir şey yetmiyordu. Dün
Taşkent havaalanında kendimin acizliğimi ve zayıf olduğumu daha bir defa
anladım. Otuz yedi in Sum ödeyip Taşkent-Urgenç uçağına bilet almıştım.
Uçağa binmeye çok az vakit kaldığı için hızlı listeye geçirme yerine
ulaştım. Göksüne “Hasan” mı, “Teşe” mi yazılı etiket asmış, yaşı altmışa
çıkmış memur “vezneye gidin, biletiniz yanlış yazılmış” dedi. Kap kara
gözlerini maviye boyamış mülazım kız “hepsi doğrudur” diye bana kızdı.
İznime döndüm. Hasan mı, Teşe mi denen memuru bulana kadar, listeye
yazma vakti bitmiş, ekranda ancak Urgenç 1059 reys denen yazı kalmıştı.
Bu yazı benim kaderli kalbime yazılıp kalmıştı. Elimde bilet, ama kendi
yurduma uçup gidemedim. ....ise terinde değildi. Taşkent-Nukus uçağına
blet aldığım zaman boğzuma acı bir şey tıkandı, gözlerimden yaşlar
yuvarlandı. Kimse benim harap halimle ilgilenmezdi. Benden başka
herkesin işi acildi: naibler.
Yine hayal dünyasına battım.
Gerideki oturağa yerleşmiş olan Fatima mendil uzattı. Mendil çok güzel,
kenarlarına değişik boncuklar takılmıştı. Yüreğim bir tavır oldu. Mendil
köyü, gençlik çağlarımı hatırlattı.
— Fatima, neden gecesi
buralarda kaldınız?
— E bacım, ismin neydi
senin?
— Aydın.
— Aydıncan. Hepsi yaşayış,
bacım, yaşayış için.
Rahim rahatsızlandı, arabanın ön
penceresine asılmış muskaları bir bir tutup bıraktı.
— Siz söylesem, her gün
akşam kara yatsıda eve gidip taş gibi yatıyorum. Yarı gecede uyanıyorum.
Saat üçten gummanın hamurunu yayıp, dugmaya başlıyorum.
— Kimse yardım etmiyor
mu?-diyorum etrafımızdaki sap sarı sahraya bakıp. Yoldan “vağıllap”
geçen kocaman kocaman yük arabaları rüzgarından “Jigulı”miz tapranıp
titredi.
— Yardım ediyor. Kocam
kasaptan fiyatı ucuz et satın alıp getiriyor.
— Bunun eşi Cabbara ...,
Kaplıca’da yaşıyor. Pazardan gelişiyle et kavurup, bir şişe rakıyı
içiyor, -dedi Rahim.
— İçmeden ölsün. Ben O’na
diyorum, siz yarı ömür yaşayacaksınız, diyorum. Öğleye kadar pazara
gidiyor, et, soğan alıp geliyor.
— Niye yarı ömür? –
diyorum şaşırıp. Konuşma şuraya geldiğinde sürücünün yüreğindeki ukdeler
uyanmış gibi coşkun coşkun söylüyor.
—
Bir iki aşinaları ile iki-üç bardak içiyor. Sıcak samsa
ile.
— Samsa yemeden, içmeden
ölsün. Öğleden sonra ölü gibi yatıyor, O fakat öğleye kadar yaşıyor.
— Fatima’nın kocasını iyi
tanıyor olmalısınız..., — diyorum Rahim’e dönüp.
Araba yolun yamaç yerinde aşağı
daldı, radyonun sesi hırıldadı, işitilmedi, neşeli spiker kızın “heyy...beni
işitiyor musunuz?” denen neşeli sesi nasıldır dalgalar arasında
yitiyordu. Havadan yanmış asfaltın kokusu geliyordu. Önümüzde uzanıp
gitmiş yol serap gibi göze çalınıyor. Yakınımızdan bir tavır çirkin su
kuşları (bunlar da ekolojiden zarar görmüş, diye gülmek geldi içimden)
“giyik-giyik” ederek uçup geçiyorlar.
— Rahim hem Cabbar’ın
arkadaşı idi, kardeşi buna araba satın alıp verdi, işte bu da insafa
geldi, diyor Fatma her gün görmeden gönlüne vurmuş yollara lakayt
bakarken.
— Ama, Aydıncan bacım,
şöyle olsa da asla satış yok. Deve gördün mi, yok, -diyor gururlu halde
Rahim.
Sürücü öndeki aynadan gerideki
oturağa kurnazca bakıp.
— Vay ölecek, kendi kedine
neyi satmak istiyorsun. Biz de sizi iyi biliyoruz,
diyor gülüp birazcik
mahzun ve birazcık zevkli ahenkte Fatma.
— Her gün uzaklara gidip
gelen arabalarda gezdiğim için şöyle diyor. Ne yapıyım, torbalarımı
arkalayıp, yol boyu yoğurt süzmeleri akta akıta gezemmi ?
Yollarda nesibesini düşürüp
gezen, hayat zorlukları ezmiş, insani duyguları sönükleşmiş erkek ve
kadın, ben bilmeyen, yalnız ikisine ait olan alem, bir tavır sırlar
konusunda dahanaki savaşıyorlardı. Dünyanın dolanışını, yaşayışı, bir
daha hayatın tatlısı-acısını yollarda görüyorlardı ve insanın yaşaması
işte böyledir diye biliyordular. Bunlar bana göre mutludurlar”. Yine
yüreğimi yakmakta olan kederli düşünceler sardı başımı. Araba
penceresinde etrafı gözetliyordum. Ora-burada koyu kuzular otluyor, bir
iki tane evler rast geliyordu, tüyleri dökülmüş develer hızlı giden
arabalara hayran bakıyorlardı. Develer, koyunlar, saralmış çöl terde
geride kaldı. Sema ile sahranın çok uzak yerlerinde birleşmiş ufuk
çizgileri gönlümü hüzünlü fikirlere doldurdu. Gelecek hayatımda bu
yerleri bir daha görecek miyim, bu yollardan yine geçer miyim?
— Fatima, dün eve
gitmediğiniz için eşin, çocukların rahatsız olmuyorlar mı? Evde
vuruş-kavga olmaz mı, ya biz Rahim ile seni evine bırakıp gelelim mi?
Kiracımız, şimdi sıra bana geldi
denen gibi sesli güldü de:
— Aydıncan, dedi, —
hangi zamanda yaşıyorsun? Eğer bu evine gitmese kocası daha şad olur...
— Niye ki? – dedim hayran
olup.
— Gizlemiş olduğu rakıyı
arkadaşları ile içir bitirir. Sonra uyku planını yerine getirir.
Fatma kızarıp yere baktı ve
üzüldü. Kalbinin hafif yerleri tırmalanmış gibi bir sıkıldı:
— Niye öyle diyorsun,
Cabbar da merak ediyor, kızlarım da yoluma bakıyorlar. O’nun gözlerinde
yaş kalktı.
— Yine bilmedim, ama,
evine başka birisi ile gitsen bile Cabbar hiç bir şey demez belki, —
diyor Rahim, gözünü kısıp, kaşlarını çatarken.
— Ağzına bakıp söylesene,
kendini bil, başkanın yaşamına burnunu sokma. Ne, benim merakım sana mı
kaldı?
Şu anda radyo tüm sesiyle
söylemeye başladı: “Hava dalgalrında “Navroz” radyosu. Azizler, ben
Muzaffar’ım, dikkat, şimdi “ha veya yok” oyunumuza başlıyoruz. Hazır
mısınız. Dikkatinize bir güzel şarkı sunuyoruz”.
Kiracı elini kaldırıyor ve ben
“tamam” diye yola bakarak dünyanın hayallarına dalıyorum. Fatma sinirli
bir halde ayakları altındaki alaca torbasını “şığğ” ettirip açıyor ve
“şığğ” ettirip kapatıyor. Nasıldır, gazete ve kağıtları şıtırlatıyor,
herhalde “gumma sarılmış kağıtlar olsa gerek. Bu kadın geceleri neleri
düşünüyor, neleri arzu ediyor, acaba? Motor gubilliyor, biz yine
yukarıya yürümeye başladık. Güneş ışığı etrafa yayılmış, tan kendi
güzelliğini yitirmeye başlamıştı. Sahra bile şerit gibi uzanıp renksiz
hale gelmişti.
— Aydıncan, yaşın
kaçtadır? Çocukların kaç tanedir? – “gumma”cının sesi geldi arkadan.
— Otuz sekiz yaşındayım.
Üç tane çocuğum var! – dedim biraz öfkelenip. Özel hayatım konusundaki
sorular hoşuma gitmiyordu.
— Otuz sekiz? – dedi o
gözlerinde güçsüzlük ifadesiyle bakıp. – Ben otuz iki yaşındayım.
Rahim güle güle yolu kesip
geçmekte olan beyaz renkli “Maskviç”e sinyal verdi ve “gumme”ciye
niçindir razı etmek isteyen gibi şevkatsız dedi: Sen her gün güneşin
altında gumma sattığın için beslenen deri gibi kırıştırılmışsın.
Ablamın...— o biraz düşündü de, şu söze vurgu verdi.—
ablamın...yolu başka, ofiste çalışıyor. Hep zamanında yiyor, içiyor,
uyuyor. Bunun dışında seninki gibi aptal kocası yoktur O’nun.
Fatima sükut kaldı, kağıtları
şıtırlatmadı bile. “Ha, yaş, hüzün hakkındaki sözleri tüm kadınlar
öfkeli kabul ediyorlar”.
“Git hayatımdan git,
Git dileğimden git.
Sabrım yoktur, incitme,
Hayatımdan git, git”.
Mevlüde Asalhocayeva’nın şarkısı
geniş sahralar, sonsuz yollar, talihsiz kadınların kısmetleri üzerine
sesleniyordu:
Araba yolun kenarına çıkıp
eğlendi.
— Radyatöre şu dokuyum,
çok ısımmış. Sizler de su içebilirsiniz.
Burada otobüsler, kamyon ve
arabalar duraklıyor, yolcular filizli su, bir tavır yemekler ve ekmek
satan adamlar önünde dolanıp geziyordular. Pazarcık çölün en orasında
yerleştiği için satıcıların nereden geldiğine hayran oluyorsun. Bu yakın
arada ne avul, ne köy görünüyordu. Kulağına bir gül takmış kız buz
bırakmış ayran satıyordu. Gönlüm bir tavır oldu. İçmek istedim, ama
kendimi durdurdum, çünkü şehirde, medeni hayatta yaşarken epey
nazikleşmiştim. Adamlardan kırağa çıkıp, uzaklara baktım. İçimde bir şey
kırılmış gibi öldü. Biraz ötede mezarlık yerleşmişti. İşte, şundan
anlaşılmaz koku geliyordu. Adam kokusu. Aral Gölü taraflarda tuzlu su
yer yüzeyine yakın olduğu için ölü cesedini sandığa koyup, toprağa
vermeden yer üstünde bırakıyorlar. Uzaktan bir bakışta kabristan üstünde
çeşitli tuğlar, dert-acılar dalgalanıyor, renksiz türbeler görünüyordu.
Onlar uzakta nerededir yüzmekte olan küçük küçük yelkenli gemilere
benziyorlardı. Bağrına genç-ihtiyar, ukdeli ukdesiz, sağ ve hasta
kimseleri alıp, uzak uzaklara gitmekte olan adsız gemiye benziyordu.
Yakın günlerde benim annem de adsız geminin isimsiz uyruklu vatandaşına
dönecektir. Yine derdim yeniendi. İçimde evime ne zaman ulaşacağım denen
soru uyandı. Uzak şehirde yaşadığıma bin bin lanetler olsun dedim. Araba
yerinden deprenende Fatima beni dürttü, onlara baksana, diye işaret
etti. Yol kenarındaki yemek masalarından birinde dünkü güzellerin bir
tanesi, yani Fatima’nın belirsiz dostu ile parasını alıp gitmiş avadan
oturuyordu.
— Bunu da emmiş
bırakmışlar-a, dedi Rahim nedense şenlenip, güya şu alanın olduğundan
memnun gibi.
— Erkek soyuna kırım
gelsin, diye Fatma yüzünü tersine çevirdi.
Galiba,
geceleyin çok kötü olan geçmişe benzer, kız hayallara batmış, hava sıcak
olsa bile üşümüş gibi oturuyor, menekşe renk gömleğini rüzgar uçuruyor,
geçen giden yolcular “gidecek misin” diye sinyal veriyorlardı.
—
Alıp gidelim şu zavallıyı, yolda kalmış. Böyle oturuşunda, Temmuz
sıcağında boynu
sarsılır.
—
Abla…böyleleri yolda kalmazlar, hala yüzüne baksana, ahlaksızlığı anık
görünüyor,
fahişe…-dedi gummeci acı acı.
—
Ha…kendim arabaya bindin de, şimdi başkalarına fahişe diyor musun? Bu
zavallıyı
senin
dostun işini yapmış ve diğerlerine bırakmış. Öyle ki, o istememiş ve
yolda kalmıştır, -dedi Rahim sadece yol felsefe ifade ederek arabasını
hiyanetkar sürücünün sabık sevgilisi önünde durdurdu.
—
Ovadan, hadi, gidecek misin?
Kız aniden
amacımızın ne olduğunu anlamadan sarsılmış gibi durup baktı. Bana da bir
süre
dikilip durdu da elini karşı tarafa uzattı, “geri döneceğim” dedi.
—
Öyle olsa burada neden oturuyorsun, o tarafa geçsene. Gölgeye geç
otur, geri dönüşümde seni alıp giderim, — dedi kiracı sesi
titreyip.
Kız omzunu
sıkıp gülümsedi. O çok genç idi. Kız bizim kötü niyetli olmadığımızı
anlamış,
şad olmuştu.
—
Rehmet, — dedi Avadan. Onun
sesinde güya annesinden şefkat arayan kızcığın ricası
vardı.
—
Sterva,
-dedi Fatima üzüntü ile.
—
Kendin stervasın. Ağzım var diye
söyleme.
İnsanlar
yükler, torbalar dolu otobüsler, kocaman kamyonlar, bir söze on söz
çatır
söyleyen
satıcılar ve “Sterva” geride kaldı. Amu Derya tarafa giden bir çok
arabalar sırasına katıldık. İçinde üzüntüsü kalmış sürücümüz “Jiguli”yi
saatine yüz kilometre hızla uçuruyordu. Fatima gerideki oturakta boş
kalmış bohça gibi sıçrıyor, her tarafa vuruluyordu. “Biraz yavaş
sürsene, neden kaldın ki”. Rehim hep protestoya gummeci suçlu gibi
arabayı eğri-büğrü sürüyor ve geriden “öle-öl” denen sözlere itibar bile
vermiyordu. Saat on olmadan derya eğmelerine, sonra köprüye yaklaşıp
durduk. Neden durduğumuzu öğrenmek için giden Rahim’im ağzı kulağında –
güle –güle geldi.
—
Abla, eğer görsen, güle-güle ölürsün. O taraftan Şavat’tan gelin gelmiş.
Bu taraftan –
Nukus’tan,
yani 150 kilometreden fazla yerden gelen damat gelini beklemek için
deryanın kıyısına çıkmış. Gelini beklemeden yorulmuş damat biraz fazla
içki içmiş ve deryanın engin yerine düşmüş. Bir görseydiniz, çok
ilginçti. Dama suda durmuş: “Kuvançay…Kuvançay…canım, ben buradayım”
diye bağırıyor. Gelin zavallı ben beyaz elbisede derya kıyısında
koşuyor. Orada Ayazkala’dan gelen “Ayazintur” diye yazılı otobüste
Japonyalı turistler bulunuyormuş. Resim çekiyorlarmış.
Pazarlarda
çok gezmekten ….olmuş Fatime aradan sıçrayıp indi de köprü tarafa koştu.
Ben de
derya etraflarına gözetlemeye başladım. Deryanın iki tarafında da
büyük-küçük arabalar, adamlar toplanarak duruyor, Ceyhun suyu azalmış,
deryanın ortalarında kumluk yerler görünüyordu. Sahile yakın yerlerde
bir-iki gemi gezebilir demezseniz, onların çoğunluğu bir zamanlar
şevketli bayraklarını dalgalatıp gezen gemiler paslanmış ve kum başmış
vaziyette duruyorlardı. Kimilerinin yanına “Aral”, “Amu” diye
yazılmıştı. Köprü ise beş-altı yıl önce geçliğimde nasıl ölse bile henüz
öyle idi. Bir çok eski gemileri bir-birine bağlayıp suda çalkalanıp
duran uzun köprü kurmuşlardı. Bu köprünün üstüne kamyonlar çıktığında
silkinir ve suya batıyordu. Uzaktan gelin ve damat görünüyordu., onların
baş giyimi ve gözlüklerinden Japonlar olduğunu anladım. Yüreğim
sevinçten boğulur gibi oldum. Arabamız yürümeye başladı. Radyo kesin ve
doğru…işitildi: “Bugün Çeçenistan Prezidenti Ahmad Kadirov vefat etti. 0
9 Mayıs şerefine Çeçen ekstremistleri tartafından patlatıldı”. Ya Rabbım,
İnsan Ömrü Karınca Kadar Değersiz Oldu. Önce Zelimhan Yandırbiyev..
şimdi Ahmad Kadirov…Dünyada çeçen erkeği kaldı mı acaba? Ey insanoğlu,
neyi tartışıyorsun? İhtiyaçlarının hiç sonu var mı?
Köprüden
indiğimizden sonra arabaya oturan Fatime durmadan konuşuyor, gummelerimi
buraya getirsem iyi olurdu. Her gün beş yüz, altı yüz gımme satardım,
diye üzülüyordu. “Gelin ve damat üniversite öğrencisi imişler. Bir
ihtiyar Japon karı-koca onlara üç yüz dolar vermişler. Yeni elbiseler
almak için. Damat almam diye ayak diremiş durmuş, ama orada bulunan bir
ihtiyar dede: “Al oğlum, bu sana Amu’nun hediyesidir. İşte bu devletli
gününün başlangıçıdır”, demiş. Sonra damat parayı alıp, geline vermiş.
Karşı kıyıya ulaştığımızda gelin ve damat arabaya biniyorlardı. Biz
köprüden inerken arabanın altı çatırdap bir tavır demire vuruldu.,
Rahim, dişleri kırılan gibi yüzünü buruşturdu.
Fatima’yı
bırakmak için çeltik ekilmiş yere, alçak-alçak evlere gittik. O çay içip
gidiniz diye kolumuzdan tuttu. “Kıyma hazırdır, üç-dört sıcak gummeden
yeyin de gidin” – diyordu. Bu yurdun adamları çok misafirperver, yemeği,
ekmeği olmasa bile misafire tavuk m u, koyun mu keserler.
—
Sıcak gummeler hazır imiş
burada,-dedi arabadan Fatima’nın yüklerini vermekte olan
Rahim kara
ağaç tarafa işaret ederken.
Evin bir
yanında, çınar altındaki suprada
iki üç adam içip oturuyorlardı, onlar da bizi görüp önümüze çıktılar.
-Sabahleyin zahirine yutmuş, it. Benim bulduğumu kimselere yediriyor bu
domuz, dedi gummeci üzüntü ile gözleri yaşa dolup.
—
Bırak, üzülme, Fatı.
Fatime
gözlerinden akan yaşlarını kabaca ve kir elleriyle siliyor.
—
Gummeleri pişirsem, geri dönüşte
alıp giderim, -dedi Rahim ismine layık halde ve
ömründe
ilk defa Fatima’ya acıyarak.
—
Alnım kara olmasaydı bununla
evlenir miydim.
—
Geliniz, buyurun konular. Fatican,
ben de senin dün gece gelmeyeceğini bilmiş gibi,
akşam iyi
uyuyamadığım için pazara gitmemiştim. Zuhra’nın boğazı ağrıdığı için
gece uyuyamadı. Çık arabadan, abla, in sana. Pazardan şimdi gelmiştim.
Nuriş kasap etin yanına akciğer, gaga, kulaklarını da katıp verdi
-kocası kimedir kendisinin haklı olduğunu ispatlamak için çabuk çabuk
söylüyordu.
Bir
zamanlar mevzun ve güçlü olan Cabbar biraz suçlu, günahkar gibi, dünya
diğer adamlar üzerinde suskun ol denen gibi yalvarış ile karısına
bakıyor, öndeki dişleri dökülmüş olduğundan ağzından salya akıyor,
devamlı onu eliyle silir dururdu. Fatime titrer, arabadan Pazar
torbasını alamıyor, göz yaşları durmadan akıyordu.
—
Selamünaleyküm, Aydın abla. Genç
bir oğlan koşup yanıma geldi..— Beni tanımadınız
mı? Egem
ressamın torunuyum. Siz Daşavuz’a gitmediniz mi?
—
İyi misin? Daşavuzda ne yapacağım?
Manak’a, marakaya
gidiyorum.
—
Anneniz büyük annenizi ziyaret
etmeye gitmiş, Daşavuzda vefat etmiş. Herkes oraya
gitmişler.
Aniden
orada bulunanların hepsi, hatta içiciler de ben tarafa acıyarak
baktılar.
—
Bir kötü tarafı şöyle ki, şimdi
annenizi bu tarafa geçirmezler, — dedi züppe oğlan,
kendisinin
bilgili olduğunu nümayiş ederken. – Daşavuz’daki mezarlar aşağıda
yerleşmiştir. Son zamanlarda bizim kabristanlarımızı tuzlu su
basmaktadır. Eğer akrabalarınızın tanıdıkları var ise anneniz şimdi kuru
yerde yatar.
Şimşek
vurduğu gibi titredim. Ya Allah, böyle sınavların da var mıydı? Şimdi ne
yapacağım. “Bu oğlanın aklı var mıdır? Kuru yer de ne demektir. Olası
değil. Daşavuz’u su basmıştır. Son vakitlerde büyük annemlerin avlusunda
yağmur yağarsa iki-üç güne kadar toplanmış sular çekilmeden duruyormuş”.
Toplananlar bir süre susup kaldılar. Fatima’nın yaşlı gözleri
büyük-büyük açıldı., O’nun üç-dört yaşlı kızı boynuna sarılmıştı.
—
Fena olmuş,-dedi Rahim. Şimdi
sınırdan nasıl geçeceksiniz, cesedi saat on ikide
toprağa
verilecek, yetişmek imkansız.
Şimdiye
kadar sarsak duran Fatima birden kendine geldi, güya onun annesi ölmüş
gibi
(işte bu
insanlar böyledir, başkasının derdinin kendisininki düşünüyor) elimden
tutup çekti.
—
Bacı (abla) dünden beri tuz bile tatmadınız. Merasimde akşama kadar
ayakta kalacaksınız. Hadi, hiç olmazsa bir piyale sütlü çay içip gidin.
Yoksa yolda düşeceksiniz.
Gözleri
sarhoşluktan parlayan Cabbar bile birden şenlenip: hadi abla, Fatima’nın
eli çok tatlı, sütlü çayı çok iyi hazırlıyor dedi.
—
Özür dilerim, Fatima, Başka Sefer. Şimdi boğazımdan su bile geçmez. Ben
mirasıma geç kalmamalıyım.
—
Dursana abla, — dedi Fatima ve içeri koştu. Hala o kadar
iyileşmemiş kızcık hiçbir şeyi anlamadan bakıyordu.
Kiracı
arabayı sürdü, kızını bağrına basmış Fatima şimdi ben için ağlıyordu.
Dizlerim üstüne koyulmuş domates ve elmanın soğuğu vücuduma
yayılmaktaydı. Fatime eşi ve çocuklarından gizlemiş olduğu meyveleri bir
ekmek ile bize verdi. Rahim susup domates ile ekmek yiyordu. Yol
kenarında “Manak” diye yazılı gösterge göründüğünde sarsıldım kaldım.
Bir vakitler kendim doğduğum köye gitmek için sağ tarafa dönmemiz
gerekiyordu. Ama annemin merasimine gitmek için şimdi ben sınır tarafa
gitmem gerekiyordu. Ah anneciğim, neden böyle yaptınız? Güya benim
irademi, muhabbetimi denemek için mi oralara gittiniz, anneciğim. O
tarafa nasıl geçebilirim şimdi?”. Yolun kenarındaki evler, insanlar
gündüz …meşgul, çocuklar oynuyorlar, ağzı-burnunu baş örtüsü ile sarmış
bir kadın tandıra ekmek vuruyordu. Ancak benim yüreğim yanıyor, zavallı
annem vefat etmişti. Sınıra yakın yerde yüklü kamyonlar, adamlar,
sırtında torbası olan kadınlar yukarı sürünüyorlardı. Geçiş yerine yakın
kaldığında ben gibi yolcuları getiren kiracı sürücüler geri dönmek için
adam bekliyorlardı. Bir zamanlar yürüyerek geçtiğim yerlerde kocaman
binalar kurulmuş, gümrükçü üniforma giyen genç, soğuk kanlı delikanlılar
kağıt ve belgelerle meşgul oluyorlar, sıraya dizilmiş insanları tertipli
olmaya çağırıyorlardı. Otuz-kırk tane yolcu sınırdan geçmek için nöbette
duruyorlardı.
—
Abla, geçmenizi bilemedim, siz oturadurun burada, ben sürücülerden
sorayım, -diye Rahim arabadan inip gitti. Çok geçmeden adamlar
topluluğundan ayrıldı çıktı. – Abla, şimdi ne yapacaksınız? Şu anda
sınırı pek sert kontrol ediyorlarmış. Bu tarafta da, o tarafta da hiçbir
şeyi bırakmıyorlarmış. Düz merkezi geçiş gider bakar mısınız? Uçak
biletini gösterseniz, belki Müslümanlık ederler, geçmeye yol verirler.
Nöbette
duran insanların kenarından geçip doğru kontrolcü delikanlıların yanına
yaklaştım. Onlara pasaportumu, biletimi gösterdim. İşte burada doğduğumu
söyledim. Göz yaşlarımı görmesinler diye gözlük takmıştım.
—
Ama, abla, siz Taşkent’te
yaşıyormuşsunuz. Annenizin ölümü hakkında telgraf var mı?
—
Hayır. Telgraf yok. Gece telefon
açtılar. Başa musibet düşerse telgraf kimin aklına
gelir.
—
Bizde resmi prosedür öyledir, abla.
—
Yardım ver, kardeş. Saat on ikiye
kadar yetişmem gerekiyor. Ben Aydın Cihan’ım.
—
Tanıdım, abla. Ama ne çare…
Gümrük
başkanı hasta imiş. Onların büyüğünden küçüğüne kadar anlatınca bir
saatten
fazla
zaman kaybettim. Ben her an geçince yitmekte olan kum saatine
benziyordum. Geçen dakikalar ile beraber benim canım bile çıkıp gidiyor
gibiydi. Velhasıl, komşu memleketin sınırına vardığımda saat on biri
geçmişti. Demir kapı ardında durdukça orta yaşlı memura anlattım. Yer
seyyaresi daha bir defa dolansa da, saat on ikiye yetişmem gerekiyor
dedim. O adam anladı. Kanunu bozsam da sana yardım etmeye hareket
edeceğim, dedi.
Dünyada
iyi insanlar çok olduğu için seyyaremiz kendi yolundan kenara çıkmıyor,
dolanıyor. O adam benimle en son kapıya kadar gitti. Ama genç memur
kızın önünden geri döndüm. Koz bana: “eğer telgraf var olsa bile
istisna olarak geçirirdim”, dedi.
—
Bacıcım, yanımda kırk dolar param var, şu al da, bırak gidiyim. Sizin
anneniz hiç ölmesin, — dedim.
Yirmi
doları önce Rahim vermişti, yetmezse kullanırsın diye. Kız yüzüme uzak
bakıp durdu. İçimde dünyanın tüm Hudalarına yalvardım, iltica ettim:
Eğer var iseniz bana yardım edin. Son defa annemi bir göreyim, dedim.
Sınırın
müthiş saatleri on ikiye yaklaşmıştı. Yanımdan yük dolu kamyonlar, kutu
ve bavul omuzlamış adamlar geçip gidiyorlar, ama annemi son defa görmek
için bana yol yoktu. Büyük annemin evinden, ağaç kapıdan alıp çıkılmakta
olan tabutu görüyordum. İhtiyar çöp gibi zayıf, ihtiyar annem gözlerini
yumup söz söylüyordu. Bunu bir çok merasimlerde görmüşüm. Ama onun
gözlerinden hiç yaş çıkmazdı.
—
Siz bana rüşvet mi teklif ediyorsunuz?. Hatta bin dolara bile geçirmem
sizi, — diye birden Rusça söyledi, bir vakitler bize komşu olan
şehrin vatandaşı.
Yüksek
duvara asılı saat zil vurdu, son umutlarım param parça oldu. İzime
döndüm. Gözlerimden durmadan yaş akıyor, ömrümde birinci defa kendimin
en aciz ve iğrenç kimde olduğumu hissettim. Tüm vücudum, ayak-ellerim
titriyordu. “Diğer yolları da ara, bak. Elimden gelen yardımı verdim
sana” dedi orta yaşlı gümrükçü.
Kontrol
yerinden acele geçtiğimde ihtiyar bir kadın: “Kızım, utanmıyor musun,
niye nöbetsiz geçiyorsun” demişti. İki saat zarfında sınırlar arasında
avare, hor olarak, ağlayıp gezdiğimi, başıma gelen musibetten haber
bulmuş işte o kadın dedi: Yavrum, bela çok yanma, ne yapacaksın, annen
seni görüyor. Belki sen bu pasaportunla Amerika’ya gidebilirsin. Ama
buradan geçemezsin.
Harap bir
halde içeriden çıktığımda Rahim beni bekliyormuş.
—
Abla, annenizi hangi mezarlığa
koyacaklarmış?
—
İşte Normat Mahsum kabristanına
koyacaklar bence.
—
Hadi, hiç olmazsa tabutu kaldırıp
götürdüklerinde görürsünüz. Mezarlığa yol sınırın
yanından
geçiyor.
O arabayı
çok hızlı sürdü. Koyun kasisli yollarında sıçraya sıçraya, sınırın tel
engelli yanıyla gidiyorduk. Tahmin ettiğimiz yere ulaştık, ama tel
duvarın o tarafında hiç kimse görünmüyordu. Mezarlığın içinde iki tane
serseri köpek geziyordu. İlkbahar sona ermişti. Ama buradaki çoğunluk
ağaçların aşağısından yaprak çıkmış, yukarı dalları kurumaya başlamıştı.
Yol bom boş. Geçen yılki yaprakları rüzgar uzuyordu. Tel duvarın o
tarafında ağır bir sukutluk ve hazinlik vardı.
—
Abla, geçip gitmişler, biraz geç kalmışsınız, — dedi Rahim
efkardan yüzleri karayıp.
Sessiz
inildedim, şimdi ağlamaya da, düşünmeye de halim kalmamıştı. Şimdi ben
sona eren kum saati idim. Şu zaman radyo yine söylemeye başladı.:
“Aziziler, ben Muzaffer Mirzabekov sizleri çok seviyorum. Allah
hepimizi, anne Özbekistan’ımızı kendi himayesinde saklasın, esen olalım.
Sizlere sabaha kadar hoşça kalın diyoruz”. Yüzüme soğuk rüzgar dokundu.
Yokluk aleminden kendime geldim.
—
Abla, abla, baksana, şu gelenler
onlar değimli. Hala bak, aralarında tanıdıkların ver
mıdır?—
Rahim arabayı hızlı çevirip yine tel duvarına yakın gitti. Sönük
gözlerim ile baktım. Hiç tanış adamı göremedim. Fikir edemiyordum,
diyesin ki, beynim çalışmıyor, değirmen taşları gibi eğlenmiş duruyordu.
Tabutu getiren insanlar pek yakın geldiklerinde küçük kardeşim ve
eniştemi tanıdım. Ama ben kendime gelemiyordum. “Anne” dedim ve güçsüz,
medarsız tel duvarları sürüne sürüne, emekleye emekleye ulaştım.
“Anneciğim, beni duyuyor musun. Anne, bu ben Aydın’ım”. Sesim çıkmıyor,
ellerimi teller arasından uzatıyorum. Rahim de yanıma geldi, o da sessiz
ağlıyordu. Adamlar tılsım askerler gibi yavaş yavaş uzaklaşıp
gidiyorlardı.
—
Hey, arkadaşlar, götürdüğünüz Bekpaşa abla mıdır?
O taraftan
“evet” işaretini verdiler, ama ben onları göremiyordum.
Biraz
yakın getirin. Aydın abla yanımda bulunuyor. Onu sınırdan geçirmediler.
İnsanlar
topluluğu bir müddet durup tereddüttendi. Sonra dikenli tel duvarı
tarafa
dönmeye
başladı ve sınıra çok yakın geldi.
—
Aydın abla, baksanıza anneniz.
Annemim
yerinde kırmızı kadife örtülmüş uzun kutu vardı.
—
Anne, anneciğim, ben geldim, — dedim. Ama, sesim çıkmıyordu, ses
bile beni terk
etmişti.
—
Kızım, bir avuç toprak bırak. Annenin gözü açık gitmesin. Son dakikaya
kadar seni
bekledi.
Şu sebepten yola yarım saat geç çıktık. Hızlı yürümezsek dün döner, hala
mayyiti
sandığa yerleştirmek gerekiyor.
—
Sandığa dönen annem…
Ellerime
diken batıyor, tırnaklarım altında bir şey gıcırdıyor, ancak yerden
hiçbir şey alamıyorum, son Rahim güçlü elleriyle bir avuç toprağı ayama
koydu. Toprağı attım, o tabuta ulaşmadı bile. Tozlar uzaklara uçup
gitti. Bu tozlar da bana benziyordu. Tabut arkasından sınırcıların batak
rengindeki giyimleri göründü ve onların emreden sesleri çınlandı:
—
Vi naruşayete zakon, otaydite!
Tabutu
kaldıran kalabalık bir silkindi de dikenli duvardan uzaklaştı. Ben
kendim ulaşa bilmeyen toprağa yüzü üstü düştüm.
Şoklaşmış beynimde düşüncelerim karma karışık idi. Toprakta bile sır
sınat çok imiş meğer. Vücudumda, boğazımda efkarlı inildemek ortaya
çıktı: “Yükseklerde yatan anneciğim…”
Özbekçe’den Türkçe’ye çeviren
Feyzi
Şahismail
Sözlük
Elimde bir
Türkçe sözlük,
Bakıyorum,
karanlıklar çöker benim gözlerime.
Yan
cebimden alıp gözlük
Takıyorum,
Okuyorum
Kanmıyorum
Ben
Türklerin sözlerine.
Ne
zamandır,
Türkler
Türkçe kanamasa?
Ana dili
sıcağından
Alev alıp
yanamazsa,
Yana-yana
Kendini
Tür sanamazsa-
Ne
yamandır…
Feyzi
Şahismail
Bahar
Gelse…
Bahar
gelse çaylar coşar, bulanır,
Dağ
başında kara bulut dolanır.
Söğütlerde
yaprak açır, sulanır.
Bizim ele
ne zaman yine bahar gelecek?
Dağlar
başı dumanlıdır, dumanlı,
Garip elim
gezer hala dümenli.
Olacak mı
yine çayır çimenli
Bizim ele
ne zaman yine bahar gelecek?
Kısmet
bizden niye tersine döndü
Meshet
Türklerin ocağı söndü,
O ne
iblis, yaptığından övündü,
Bizim ele
ne zaman yine bahar gelecek?
Feyzi
diyor ağlamadan iş çıkmaz,
Ömür geçti
sene taze diş çıkmaz.
Deme ki,
hep böyle kalır, kış çıkmaz,
Bizim ele
bir gün bahar gelecek!
Feyzi
Şahismail
Ahıska
Yıllar
geçti, coşkun çaylar duruldu,
Dağların
ardında kaldın Ahıska.
Ağlamadan
iki gözüm kör oldu,
Kimlere
yurt yuva oldun Ahıska.
Adı
vardır, kendi yoktur bir vatan,
Bilmem
olacak mı onaçan çatan.
Sen bizim
yuvamız pozulu yatan
Elimi
dertlere saldın Ahıska.
Dumanlı
dumnalı o yüce dağlar,
Ayva nar
getiren bahçeler bağlar,
Hasretinde
gözüm kanlı yaş ağlar,
Sen
kimlere miras kaldın Ahıska.
Sen kalan
semtlere bakar ağlarım,
Bağrımı
odlara yakar ağlarım,
Boynuma
yol torba takar ağlarım,
Şimdi
Kıblemiz sen oldun Ahıska.
Hanı
yaylaların, düzlerin hanı,
Düşmana
bükülmez dizlerin hanı,
Al yeşil
giyinen kızların hanı,
Feyzi’ye
can verip aldın Ahıska.
Feyzi
Şahismail
Türklerin
Dünyada
garip için Vatan’dan ayrı yol yok,
Gariplerin
yoludur ancak yolu Türklerin.
Zalim
felek yazdığı kısmetten yandılar çok,
Yürekleri
dert ile hasret dolu Türklerin.
Ahıskalı
Türklere aleyh fitne yaptılar.
Toplayıp
çal-çocuğu trenlere taptılar.
Sürdüler
yurttan uzak, deli düze septiler,
Kesildi
kanatları, ayak kolu Türklerin.
Kırk
dördüncü senenin musibetli koç ayı.
Elden
ayrıldı birden coşkun Ardahan çayı.
Yitirip
Ahalkalak, Adıgon, Ahıskayı,
Kurudu
bahçe bağı, soldü gülü Türklerin.
Azğur
nerede kaldı, nerededir Cağımsan,
Aspınza,
Vale nerde, nerdeir Şurdo, An.
Nevöt,
Anda, Agara, Tobadan çakıldı can
Bağlandı
her tarafı, sağı-solu Türklerin.
Sahipsiz
kaldı nece Ahıska’nın köyleri,
Minedze’nin, Hırtız’ın taş yapılı evleri.
Georgisuminde, Çala, Tisel, Koltahevler,
Ohera,
Kısatıbı hem İnteli Türklerin.
Garip elim
başında geçti, dolandı yitler,
Ayak
bastığı yerde bitti, açıldı güller.
Yarattığı
bağlarda bugün öter bülbüller,
Ötecek mi
yurdunda öz bülbülü türlerin.
Şahismail
dolandı, gezdi nece düzleri
Vatan
uğrunda yazdı bela acı sözleri.
Yurt
yolunu gözlüyor milletimin gözleri,
Açılacak
ne zaman yurda yolu Türklerin.
Feyzi
Şahismail
Turnalar
Her gün
buralardan geçer gidersiz,
Durun
biraz, sual sorayım turnalar.
Bizim
ülkelerere uçar gidersiz,
Kanatınız
gözüme sürem turnalar.
Yolda rast
gelse daralar, dağlar,
Yem yeşil
meşalar, yaylalar, bağlar,
Uzaktan
Ahıska görünen çağlar,
Size
gözlerimi verem turnalar.
Meshet
havasına siz döş vuranda,
Cavahet
üstünde kanat görende,
Munadze
koyunu sizler görende
Ben de bir
doyunca görem turnalar.
Felek bizi
yurttan uzak bıraktı,
Türkler
yüreğini hasrette yaktı,
Şahismail
diyor yetişti vakti
Gurbet
elde nasıl duram turnalar
Feyzi
Şahismail
Kıyamet
Asla
unutulmaz kır dört sensi,
Bugün dem
aliyim geldi hanası,
Çocuk
nerde kaldı, nerde annesi,
Öyle bir
kıyamet oldu Meşhette.
Köç ayı
gecesi kapı kırdılar.
Tüfekli
askerler eve girdiler,
Dilsiz
sabıklara hay-huy vurdular.
Öyle bir
kiyamet oldu Meşhette.
Çal-çocuğu
bıraktılar dışarı,
Gelinleri
koymadılar içeri,
Yeri-gögü
tuttu neneler zarı
Öyle bir
kıyamet oldu Meşhette.
Ahıska’nın
adaları ağladı,
Adıgan’ın
dedeleri ağladı,
Azğurun
şen odaları ağladı,
Öyle bir
kiyamet oldu Meşhette.
Aspınzada
sahipsiz kaldı bağlar,
Yetim
kaldı Ahalkalakta dağlar,
Kur çayı
derdinden bulanır ağlar,
Öyle bir
kiyamet oldu Meşhette.
Stalin-Beriya
fitne kurdular,
Türk olan
Şalonlara vurdular,
Sürdüler,
yurdundan uzak sürdüler,
Öyle bir
kıyamet oldu Meşhette.
Feyzi
Şahismail
YILDIZLAR
Turan
semasında sayısız yıldız,
Pırıl-pırıl eder dururlar,
Her gece
onlardan göz alabilmem,
Ukdeler
bağrıma hançer vururular
Yıldızlar,
Yıldızlar,
Minik
yıldızlar!
Gerçi siz
kainat güneşlerisiz,
Bana her
biriniz elim ukdesi-
Avare
Türklerin gözyaşlarısız.
Feyzi
Şahismail
Feyzi
Şahismail (Fiyaz Şahismail oğlu) 1938 yılında Ahıska ilçesinin
Minadze köyünde doğdu. 1944 yılından bu yana Özbekistan’da yaşıyor. Orta
okulu bitirdikten sonra Taşkent’te Milli Üniversiteyi ve Moskova’da
içtimai fenler akademisinde tahsil almış. Özbekistan merkezi
gazetelerinde, radyosunda çalışmış, şimdi “Cihan edebiyatı” dergisinde
mesul katip. Özbekistan Gazeteciler ve Yazarlar Birliklerinin Üyesi.
Çocuklar için birkaç şiir kitaplar müellifi. Rus, Türk, Azerbaycan,
Kırım dilinden tercümeleri ilan edilmiştir.
"Bu hikayeyi Üstat Adıl Yakubova’ya bağışlıyorum" |