|
Yazar:
Nodira Jumaniyazova |
Edebiyat |
Mart 2010
İlk Gece
….Bu
olayda en garip olan da, SEN din..

Tek seni
çözemiyordum ben – ne güvenç, ne korku veriyordun, ama tuhaf bir şekilde
çok çekiyordun beni. Hatta o içimdeki akıllı ve ciddi tarafımda
süsüyordu sana gelince. Belki de, seni çözmek için gelmiştim ben
buralara, çünkü tanıdığım her kes sıradandı, her kesi anlaya,
çözebilmiştim, tek sen Kara Delik gibi anlamsız ve tuhaf gelmiştin
bana… Ne bahaneyle, ne sebeple geldiysem de, asıl olan, Sendin beni ta
buralara çeken. Fakat bunu henüz ben de anlamamıştım… Ben de o
bahanelere, o görünen sebeplere inanıyordum bugün.
… İlk
buluşmamızı, senin şehrine ilk geldiğim günü hatırlıyor musun?
Çok, çok
soğuktu… Kalın kar vardı baktığım her yerde. Şehir küçük telaşlar ve
derin hüzünler içinde homurdanıyordu sanki. İlk anlardan hem sıkıntı hem
de şefkat koktu küçük şehrin karlı-buzlu sokaklarından, ışıklarından,
arabaları ve akşamüstü evlerine aceleyle giden insanlarından… Benim
gözlerimin alışkan olmadığı büyük-küçük camileri gördüm, mahzun ama
kararlı azan sesine kulak verdim.. Ta benim için kiraladığın dairenin
olduğu apartmana gelene kadar araba penceresinden uzun uzun izledim bu
yabancı şehri anlamak, his etmek istemiş gibi…
Ben bir
uzak memleketten yeni gelmiş olan yabancı kadındım ve bana buraların ne
kadar yabancı geldiği kadar, bana da merakla bakıyorlardı duraklarda
duran, sokağı geçen insanlar, çünkü bu şehir küçük bir şehirdi hem de
yabancıların buralara pek geldiği söylenmezdi.
Hiçbir
eş-akrabam, desteğim olmayan, sadece elinde bir sürü referansları ve ‘iş
verebiliriz’ diyen yerlerin adresleriyle, farklı kültürlü, farklı dilli
bir memlekete Yeni bir hayat başlamak için, her şeyi sıfırdan başlama
kararının büyük azmi, başka yandan da içimi kemiren tedirginliği ile,
bir de, henüz geçmiş hayatımın kalbimin derinliklerinde bırakmış olduğu
taze yaralarıyla dolu bir kadındım ben. Başkente geldiğim günden beri 20
gün süresinde bir tanıdığın ayarladığı lojmanda kalmıştım. İş
bulabileceğim yerlerle görüşmüştüm. Üç gün sonra yüksek rütbeli bir
devlet biriminin araştırma bölümünün müdürüyle ortak proje konusuzundaki
randevum vardı ve bir özel şirketle de şehir dışındaki göldeki balık
çiftliği laboratuarında araştırma elemanı olarak işe girme olanağını da
konuşacaktık. Bu sonuçlar beni çok sevindirmişti ve içime biraz
rahatlık vermişti. Tam o sırada, yani bir hafta önce, seninle nette
görüşmüştük. Üç sene önce tanıştığımızdan beri olan biten en uzun
sohbetimiz neticesinde sen benden çok etkilenmiştin, benimde moralim çok
iyiydi iş konusundaki başarılarımdan... Sen, benim için, internet
arkadaşı idin, ama seneler süren mesafeli arkadaşlık süresinde dürüst
olduğunu düşünüyordum. Birde, seninle kısa ama içten sohbetlerden sonra
içimde senin bir taraftan çocuksuluğun, başka taraftan da, yaşına
uymayan ciddilik ve çalışkanlığına karşı saygı his ediyordum. Bazen çok
saf, bazen de oldukça kurnaz gibi geliyordun. Ama benim istediğim kadar
olgunluk yoktu sende… Bu yüzden senin zoruna giden mesafe oluşuyordu
aramızda… Neyse, bu defa, önceden de bir kaç defa bulunduğun misafir
olma teklifini nihayet kabul edip, sabahlayın otobüse oturup, 6 saatlik
yolculuğa çıkarken, yanımda on beş- yirmi tane kâğıda çizdiğim
resimlerim, çocuklarımın ve oralarda kalan eski hayatımın hatıraları
olan fotolar, bir küçük yol çantasında da giysilerim ve ‘ıvır-zıvır’ım
vardı. Beni karşı almak için çıktığın otogarda, ‘yeğenlerim’ diye
tanıştırdığın suskun yeniyetmelerin arasında seni ilk defa gördüm ve
içimde doğan garip bir duyguya dikkat ettim…
Ne
olduğunu anlayamadım ama… Sanki içim aniden burkulmuş gibi olmuştu.
‘Sonra çözerim ben bunu ’ dedim arabaya otururken ve dışarıyı izlemeye
başladım: düşünmem, anlamam, alışmam lazım olan şeyler fazlaydı benim
için bu aralar…
Araba
büyük bir cadde üzerindeki apartman önünde durdu ve ellerimizde yol
çantası hem de tablo klasörü ile indik. Daracık asansörde senin yüzüne
bakmazlık için montunun dövmesine bakarak, ‘çok deliyim ya…’ diye
düşündüm… Sen, sanırım, laf olsun diye: ‘Dışarı çok soğuk..’ dedin.
6.katta çıktık. Girdiğimiz uzun koridordan geçip, geniş ve aydın, divan
ve koltuklardan başka hiç şey olmayan odaya girdik. Işıkta bir birimize
bir daha iyice bakıştık, Üç sene önce gördüğüm fotona hiç benzemediğini
düşünürken, sen de benim ellerimdeki yüzüklerime, kürk yakalı montuma,
Sibirya tilkisinden yapılan şapkama merakla bakıyordun.
Montunu
çıkardıkça, zaif ama güçlü gözüken vücudun varlığını gördüm. Uzun
parmaklarınla yüzüne gelen siyah saçlarını arkaya taradın ve öksürmek
istemesen de, birkaç defa eline ‘ohu ohu’ diye öksürdün güya… Ben
başımdan beremi çıkarırken, saklayamadığın çocuksu merakla ona baktın ve
şakacı havayla : ‘kendin mi vurdun bu tilkiyi?’ – dedin. Güldük. Karşı
karşıya koltuklara oturduk. Ben odaya bakındım. Oda gözümüz önünde
hızla dolmaya başladı: sessizce giren ve habere bir şeyler getiren
çocuklar ellerindeki poşetleri, kolileri köşelere koyup, çıkıyorlardı.
Onların, benim hakkımda yanlış anlayabileceklerini düşünerek, canım
sıkıldı. Mahcupluğumu içime saklamaya çalışarak, senin sorularına kısa
cevaplar verirken, göz ucuyla onları izliyordum. Onların yüzündeki ve
tavırlarındaki ikimize de olan saygı, sana sadakatli bakışları, benim
yüzüme bile bakmadan, çay getirmeleri ve yine sessizce odadan
kaybolmaları çok etkilemişti beni. Ve biraz rahatlatmıştı…
İkimiz de
düşünüyorduk: ne olacak, karşımdaki kimdir, bir belanın mı ya da bir
masalın mı başlangıcı olacak bu buluşma…
Sen, adımı
doğru söylemeye çalışıyordun: … Komla? Kamile? Komilo? Kamilla?
Ben her
seferinde gülüyordum. Sonra dedim : Zaten hepsine de alıştım artık, bir
Komla diyordun bir Kamille diyordun telefonda konuştuklarımızda da–
yine kahkaha geldi içimden. Sen de mahcuplukla gülüyordun. Ben kendimi
toparlamak istedim: çok gülerek, kendimi hafif göstermek istemiyordum.
Ciddileştim ve yavaş, söz boğumlarını ayrı-ayrı söyledim: Koo-miı-laaa
Tekrarladın: Koo-miii-leeee
Elimle
hayır manasında işaret ettim: leee değil, laaaaa – ‘a ‘yı yumuşatarak,
kendi şivemde tekrarladım son boğumu ..
Birazdan
sen gittin… Ben o sessiz odada bayağı uzun süre kıpırdayamadan,
düşüncelerimin buhranında oturdum, dışarıdaki yabancı şehrin
gürültüsünü dinlerken, bir soru vardı aklımda: acaba bu adama inanarak
ve hiç bilmediğim bir yere, iyi tanımadığım adamın yanına gelerek doğru
mu yaptım? İçim onun iyi bir insan olduğunu söylüyor da, ama her zaman
mı doğrudur içgüdülerine inanmak? Kendini tanıttığından başka biri
olabilir mi? Ben birkaç güne geliyorum derken, neden otel odası değil
de, bu ev tutuldu benim için? Bu çocuklar kimler? Kim bu insanlar?..
Her şey
yeni, her şey yabancı idi. Ama kendimi izlerken, içimde korku
bulamadım.
Sanki bu
ömrümde ilk defa bulunduğum şehir beni bekliyormuş ve beni kolaylıkça
kabul etmeye hazır gibiydi. Sanki bana kendi memleketimden çok çok uzak
olmasıyla sanki başka gezegen gibi gelen soğuk ve karlı memleketteki bu
ilk akşam gördüğüm insanları ben bir zamanlar görmüş gibiydim…
Sanki bu
odaya, yıllar öncesi gördüğüm rüyalarımda defalarca gelmiş gibiydim…
Odadaki her eşya değişik ve yabancı gelse bile, nedendir, sıcak ve
güvenç verici bir ışıltı saçıyordu… Ben rahattım ve buna karşın
aklımda ‘Neden?!’ sorusu dolaşıyordu.
Ama başka
yandan da, bu hislerin mantıksız olduğunu söyleyen, rasyonel ve ciddi
biri de vardı içimde hem de o beni durmadan sorgularken, yaptıklarımı
sertçe eleştiriyordu… Bu olayda en garip olan da, SEN din.. Tek seni
çözemiyordum ben – ne güvenç, ne korku veriyordun, ama tuhaf bir şekilde
çok çekiyordun beni. Hatta o içimdeki akıllı ve ciddi tarafımda
süsüyordu sana gelince. Belki de, seni çözmek için gelmiştim ben
buralara, çünkü tanıdığım her kes sıradandı, her kesi anlaya,
çözebilmiştim, tek sen Kara Delik gibi anlamsız ve tuhaf gelmiştin
bana… Ne bahaneyle, ne sebeple geldiysem de, asıl olan, Sendin beni ta
buralara çeken. Fakat bunu henüz ben de anlamamıştım… Ben de o
bahanelere, o görünen sebeplere inanıyordum bugün.

Şimdilik,
ben bu gece pencere önünde dizlerime sarılarak otururken, senin şehrinin
karla kaplı çatılarına, cami minarelerine, karşıdaki hastanenin
ışıklarına yukarıdan bakıyordum… Havada yavaş yavaş uçuşan kar
parçalarını izledikçe, içim garip bir mutlulukla doldu… Ama şehrin en
büyük caddesi olduğu söylenen yoldan geçen arabaları ve insanları
izlerken, onların hızı ve gurultusu henüz benim sinmediğim, beni
çevrimdışı bırakan bir ritim hakkında düşündürdü, mutlaka bu tempodaki
hayatın kendi kuralları, bana yabancı olan tarafları olduğunu hatırlattı
ve yine hüzün ve tedirginlik verdi… Neden istedim ben bunları: bu
bitmeyen ve yıprandıran tedirginlikleri, belirsizliği?.. Bildiğim,
alıştığım koşulları, beni tanıyan ortamları bırakıp, neleri özledim de,
neleri istedim de, geldim buralara… diye düşündüm. Ama, zaten oralarda
da kendimi yabancı ve yalnız his ediyordum ben, bunu düşündükçe, doğru
yolda oluğum hakkındaki düşüncem daha kararlılaştı. Hırsıma dar gelmişti
o rahat ortamlar, hem de kaçmam lazımdı bir şeylerden… Hayır, işlediğim
bir cinayet yoktu beni oradan kovan, ama bu adımı atamasam, içimde bir
çürüme başlanacağını anlamıştım ben. Geçmişimi düşündüm. Çocuklarımın
özlemi daha ağır boğdu boğazımdan. Uzakta idiler… İleride onlar için
yeni bir hayat sünebilmek için razı olmuştum ben bu özlemin acısına.
Kendimi çaresiz his ettim ve teselli istedim. Teselli verecek kim vardı
ki yanımda? Hayallerime sığındım. Bu gece süresinde beni bu yabancı
memlekette başıma gelebilecek belalardan saklayan, bu müthiş soğuktan
koruyan, hem de bana huzur veren bu duvarlarla, sakin tıkırdayan
yuvarlak duvar saatiyle konuştum… Bir de, pencerenin saydam perdeleri
arkasından bana acımayla bakan, her şeyi bilen, her şeyi anlayan AY çok
dinledi beni…
Sanki
duyduğum ama anlayamadığım hislerimi böylece çözmem kolay olacakmış
gibisine saatlerce oturdum o halde… Ufuk aydınlaşmaya başlamış,
karşıdaki hastanenin arkasındaki tepelikteki camların karlı dallarını
çok güzel buldum. Azan sesini dinlerken, 3 gün sonra geldiğim büyük
şehre geri döneceğime eminlik his ederek, başka yandansa, kalbim çok
tuhaf bir halde kut kut atarken, belki de önümdeki beklenmedik
mucizenin önsezisine, ya da karanlık bir felaket hissinin sızısına
benzeyen his la doluydum” |