|
Yazar:
Melda
Güngül
|
Mart 2010
Acı Çekiyorum, Öyleyse Mutlu muyum?
“Kel ölür
sırma saçlı olur; kör ölür, badem gözlü olur” atasözümüzü pek düşünür
oldum son günlerde.

Rahatlıkla
hayatımdan gönderdiğim, hatta kendilerine zamanında nispeten hoyratça
davrandığım eşya veya insanlara sonradan ulaşamadığımda yani onları
tamamen kaybettiğimi anladığımda bir değerli oluyorlar ki sormayın.
“İnsanlar
sevdikleri şeyi yok etmeye, daha sonra da yok ettikleri şeyi yeniden
sevmeye ve değer vermeye meraklıdırlar” diye bir cümle okumuştum bir
kitapta. Pek doğru da, neden yok edilen ya da kaybedilen bir şey bunca
değerli olur? Niçin kendisine zamanında çok da değer vermediğimiz bir
nesne, elimizden kayıp gittikten ve bize ıstırap yaşatmaya başladıktan
sonra kıymetli olur?
Şurası
açık ki, acı çekmek bir çeşit keyif hali yaşatıyor. Örneğin yediğimizde
acıdan bizi kıvrandıran yemeklere düşkün değil miyiz çoğumuz? Bunun
sebebi, insan vücudunda acı hissedilen dokularda ağrının azalması için
beyin tarafından üretilen Endorfin’in ayrıca mutluluk hormonu da olması.
Doğal ağrı kesici hatta bir çeşit doğal uyuşturucu. Özetle; nötr bir
haldeyken, mutluluk ve keyif yaratacak olan endorfinin salgılanması için
önce illa ki acı hissetmeye başlamamız gerekli. Bu ironik duruma gülsem
mi ağlasam mı bilemiyorum.
Bir de
işin ruhsal tekamül yönü var. Dünya zevklerinden mahrumiyet ve
ıstırabın, kamil insan olma yolunda yegane yöntem olduğunu bildiren nice
felsefi doktrin ve dini inanış yok mu?
Örneğin,
dünyayı acı içinde bir yer ve insanı kör istencin esiri olarak tasvir
eden Schopenhauer’e göre; insanın, yaşamın anlamını sorgulaması ancak ve
ancak acının, ıstırabın deneyimi ile mümkündür. “Eğer, diyor, hayat
sonsuz ve acısız olsaydı, kimse bu dünya neden var ve neden olduğu
şekildedir diye sorma ihtiyacı hissetmezdi”
Sözün
kısası ister tekamül basamaklarından çıkıp yükselmek isteyin, ister
sadece dünyevi zevklere gönül verin, amaca giden yol acıdan geçiyor.

Tabii ki
madalyonun bir de diğer yüzü var. Eğer bu tespitler gerçekse;
kendimizden bir başkasına yardımcı olmak istiyorsak, yani ona ister
manevi anlamda ister fiziksel manada mutluluk yaşatacaksak, önce ona
ıstırap çektirmemiz gerekiyor şeklinde bir sonuçla karşı karşıya
kalıyoruz. Kulağa ne kadar garip geliyor, değil mi? “Acının insana
kattığı değeri bilirim küsemem. Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir”
diyen bir şarkıya hayran olmak da aynı derecede garip gelmeli o zaman.
Ey
paradokslarla dolu, bir kısır döngü içerisinde yürüyen İnsan. Sana
soruyorum: “Acı çekiyoruz, öyleyse mutlu muyuz? |