|
Yazar:
Tanya
Jaziri
|
Mart 2010
Korkuyla Yaşatmak
Yeni doğan
güneşin doğayı ısıttığı gibi ısıtır bir bebek insanın yüreğini. Güzel
olan yeni bir hayata dokunmak. Bebeğin mis kokusunu içine çekmek, tüm
masum halleriyle biblodan bozma bir varlıkla temas etmek.

Uzun uzun
düşünürüm neden insanlar bir bebeğe sahip olmak ister. İçten gelen
güdüsel bir oluş halimidir? Yaşama tutunmanın bir şeklimi? Yaratmanın en
yücesi mi? Peki yarattığımız bu bebeğe ne verebiliriz yaşamı boyunca.
Kendimizden verdiğimiz bedensellikten başka, ruhunu nelerle
doyurabiliriz. Ve nereye kadar vermeliyiz. Müdahalelerimiz kendini
keşfedemeyecek bir insan olma yoluna mı sokacak bu bebeği, yoksa bir ruh
olduğunun farkında lığında mı yaşayacak hayatı. Neler yerleşecek içine
bebeğin, nelerle büyüyecek? Kendini kaç kez fark edip, kaç kez
kaybedecek? Bizler, onun için kahırlanıp kederlenecek, doğru yola
yönlendirmeye çalışacağız. Dert yanacağız etrafa, en büyük endişemiz
olacak bebeğimiz. Korunmaya muhtaç göreceğiz kaç yaşına gelirse gelsin.
Tıpkı annelerimizin bize yaptığı gibi. Biz hayata getirdik, biz
yaşatacağız ya da yaşatmayacağız. Hayatına müdahale üstüne müdahalede
bulunup, kendi doğrumuzu dikte edeceğiz.

İzlediğim
bir filmden çok etkilendim. Bir İspanyol filmi. Sonradan Berlin film
festivalinden altın ayı ödülünü aldığını öğrendim filmin. Türkçe ismi
Acı Süt ya da Acının Sütü diye çevrilebilir. İspanya’da annelerin,
acılarından doğan korkuyu aşıladıkları çocuklara bu isim veriliyormuş.
Anneler sütlerinden çocuklarına geçiriyorlarmış bu korkuyu. Annesi
tecavüze uğramış Fausta’da bir Acı Süt. O kadar korkularla büyümüş ki,
sokakta yalnız dahi yürüyemiyor. Ve tecavüze uğramaktan ölesiye korktuğu
için, annesinden dinlediği bir hikâyeyi gerçek yapıyor Fausta. Erkekler
uzak dursun diye cinsel organına bir patates koyuyor. Patates orada
büyürken, Fausta’nın içindeki korkuyu da emiyor belki de. Ve filmin
sonunda Fausta iyice hastalanıyor, vücuduna zehir yayan patatesten
kurtulmayı kendisi istiyor. Korkunun insana neler yaptırabileceğine en
büyük örneklerden biriydi bu film.
Oysa
bebekler ilk doğduklarında ne kadar masum ve kalıplardan uzak oluyorlar.
Kimler veriyor bu kalıpları onlara. Sonsuz, uçsuz bucaksız özgür
beyinlerini kimler sınırlıyor. Yaşatmak istediğimiz bebeklerimize bizler
yapıyoruz bunları. Hayatlarını korkularla zehirliyoruz. Oysa bizler
insan olarak, yeniden yeniden doğuyoruz. İki sene içersinde baştanbaşa
bütün hücrelerimiz yenileniyor. Yepyeni bir bedenle, yenilenmiş bir
ruhla bakabiliriz hayata. Gelişmelerine bizler engel oluyoruz yine
bebeklerimizin. Onları kısıtlayarak, korkularla şartlandırarak kendimize
ait robotlar yaratmaya çalışıyoruz. Ve bunların hepsini sevgi adına
yapıyoruz üstelik. Yaptıklarımız barış adına yapılan savaşlardan farklı
olmuyor böyle olduğunda. Kendimize benzer insanlar yetiştirmeye
çalışıyoruz. Gördüklerimizden hoşnut değilsek eleştiriyoruz.
Korku
aşılamak, bir insana yapılabilecek en büyük kötülük. Yeni doğmuş, masum,
habersiz bebeklerimize korkuyu değil sevgiyi aşılamayı seçmek bizim
elimizde. Asıl olan yaşamak değil. Doğru yaşamak.
Sevgiyle
Kalın… |