|
Yazar:
Figen
Karaaslan
|
Mart 2010
Gerçeğin Çağrısı
Kalıplarımızın dışına çıkamadığımız için başkalarının düşünceleriyle
düşünüyoruz çoğu zaman. Kapasite altı çalıştırmaktan, paslanmaya
bıraktığımız beyinlerimizle -kırılmamak için- tamamen açamadığımız ve
küçülttüğümüz yüreklerimizle “yarım kapasite” yaşıyoruz hayatımızı…

Yarattığımız korkularımız ve dev egolarımızla, büyük sanrılarımızın
içinde debelenip duruyoruz çoğu zaman. Önce zihnimizde korkular
üretiyoruz. Düşüncelerimiz yeterince aydınlanmadığında; korkularımızı,
yetersiz ışıkta devleştiriyoruz ve sonra kendi yarattığımız gölge
devlerimizle savaşıyoruz… Korunaklı düşüncelerin sınırlı frekanslarında;
almak istediklerimizi, egomuzu besleyen şeyleri alıp, duymak
istediklerimizi duyup; gerçeğe sırt çeviriyoruz, güvenli limanlarımızdan
ayrılmamak için… Acıdan, yenilgiden, denemekten ve bilinmeyenden korkup;
sınırlı idrakımızın, düşüncelerimizin hapisliğinde bir kere ölmeyi, azar
azar ama her gün ölmeye yeğ tutuyoruz. Başka kaynakları da de besleyen,
korku nehirlerinde her gün yıkanarak korkuları büyütüyoruz günden güne…
Shakespeare, insanların korkularını ve korkuların insan yaşamını nasıl
kuşattığını dizelerinde çok güzel bir biçimde ifade etmiş:
| |
İnsanların çoğu
kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor,
kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için
Duygularını ifade
etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor,
aslında yaşamayı bilmediği için.
Shakespeare |

Düşüncelerimize; üç boyutlu değil, dört hatta beş boyutlu bakabilmeyi
öğrendiğimizde, bakış açımızı geliştirdiğimizde ve ufkumuzu
genişlettiğimizde, gerçeğe daha da yaklaşıyoruz. Gerçeğe ulaşmanın en
kestirme ve güvenilir yolu, onu kendimizin dışında bir şeyde değil,
bizzat kendi içimizde aramamızdır. Bunun hakkında Carl Jung çok güzel
bir söz söylemiş: “Görüşün netleşmesi ancak kalbinin içine baktığın
zaman mümkündür. Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan uyanır.”
Gerçeği
saklamak veya gerçekten saklanmak da bir nevi yalan sayılır. Gerçeğe
sadık bir şekilde bağlı olanlar, şeffaf düşünür ve hayatı şeffaf
yaşarlar. Seçtikleri bu huzurlu, daha kolay hayat biçimleriyle; hayata
karşı cesur duruşlarından dolayı da korkularından arınıp, kurtulurlar…
İçimizdeki korkuları, sızıları bastırmayıp, üstüne gitmeliyiz. Eğer
bunu yapamazsak hayatı yaşayamayız; Bunun yerine korkularımız ve hayat
bizi yaşar, tüketir… Krişnamurti’nin gerçeğe dair söylediği, güzel bir
cümleyi sizinle paylaşmak istiyorum; “Gerçek yolu olmayan bir ülkedir
(onu herhangi okült hiyerarşi, herhangi bir guru, herhangi bir doktrin
aracılığıyla aramanız gerekmez.) Önemli olan zihninizi kıskançlık,
nefret ve şiddetten arındırmaktır ve bunun için sizin bir örgüte
ihtiyacınız yoktur.” Evet, hayat bir eylem sahnesidir ve izlenerek
yaşanmaz! Hayat çoğunlukla bir meydan savaşıdır, korkup kaçanlar da asla
zafere ulaşamaz! Başarısızlığa ve mutsuzluğa giden en keskin yol,
hakikatlerden uzaklaşmak olsa gerek… Okuduğum ve çok beğendiğim, gerçeği
öven eski bir Vedik ilahisiyle yazıma noktayı koyuyorum.
Vedik İlahisi
Yüce
öğretmen olan hakikati selamlıyorum. Doğası mutluluktur; en yüksek
mutluluğu sunandır, saf zekadır. Bütün niteliklerin ötesindedir ve
gökyüzü gibi sonsuzdur. Kelimelerin ötesindedir. Bir ve ebedi olandır.
Saf ve sakindir. Tüm değişikliklerin ve fenomenlerin ötesindedir. Tüm
düşünce ve duygularımızın sessiz tanığıdır. En yüce öğretmen olan
hakikati selamlıyorum. |