|
Yazar:
Barış
Safran
|
Mart 2010
Kaos ve
Mitoloji (4):
Narcissus’un Dönüşümü
Kaos ve
Mitoloji yazı dizimizin ilk yazısında kaos kavramının ilk göründüğü
yerler olarak mitolojik metinlerden ve sonra ikincide de şiirin biçimsel
anlamda kaos kavramını açıklamakta en uygun türlerden biri olduğundan
bahsetmiştik.
Üçüncü yazıdaki konumuz, Ovidius’un kaotik yaşamı ve
kişiliği ile şiirlerinin biçimsel anlamda kaotik olmasının dışında,
yapıtlarının kaotik içeriği söz konusuysa, “Metamorphosis of
Narcissus” öyküsünden bahsetmek gerekir.

Salvador Dali – Metamorphosis of Narcissus
Anlatılan kısaca Yunan
Mitolojisinde Narcissus’un kendi görüntüsüne âşık olup, aşkından ölerek
bir nergise dönüşmesinin hikâyesidir. Öyküye göre, Narsis (ya da
Narkissos), ırmak ilahı Kephissos ile arındırıcı suların bekçi perisi
Liriope’nin oğlu olarak doğar. Bir kâhin, ebeveynine Narsis’in dünyada,
kendi yüzünü görmediği sürece yaşayacağını bildirir. Kendine aşık
olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri
kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu
avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak
Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından
uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile
içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara,
sesi ise bu kayalarda 'eko' dediğimiz yankılara dönüşür.
Olimpos dağında yaşayan tanrılar bu duruma çok kızar ve Narkissos'u
cezalandırmaya karar verirler. Günlerden bir gün av izindeki Narkissos
susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek
için eğildiğinde, suya yansıyan yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O
da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir.
Yerinden kalkamaz, kendine âşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği
kadar sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne su içilebilir, ne
de yemek yenebilir, aynı Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye
başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Bu seyirden
kendisini bir türlü alamayan Narsis gitgide hissizleşir, dünya yaşamına
gözlerini yumar ve bulunduğu yere kök salarak açılmış bir çiçeğe
dönüşür. Bu çiçek, güneş gibi, sarı göbekli, beyaz yapraklı, çevresine
güzel kokular yayan bir çiçektir (nergis çiçekleri). Ölümünden sonra
Styx
nehrinin sularına katılır. Bu hikâyenin bir de başka yorumu vardır,
Narsis'in ölümünden sonra bakarlar göl de arkasından ağlamakta, biri ona
sorar, "seninle bu kadar vakit geçiren Narsis'i kaybettiğin için mi
ağlıyorsun?" der, göl de cevap verir: "Ben Narsis'in gözlerinde
kendi yansımamı görüyordum, onu kaybettiğime ağlıyorum" der...
Ovidius’tan aktardığımız bu mitolojik öykü, narsizm, narsist ve nergis
gibi kelimelere kökenlik etmesi ve başka bir yazının konusu olabilecek
kadar kapsamlı bir konu olan ezoterik yan anlamları dışında, kaos
teorisi açısından taşıdığı potansiyel açıklamalar sebebiyle ilgimizi hak
etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, yaşananlar yeni düzenin, kaostan
doğma eğilimidir; kaos sınırından yeni bir düzene. Kaotik yapılara
ilişkin "geri dönüşsüz zaman" ve "doğrusal olmayandan çıkan
düzen" gibi kavramlarla determinizmin sonu ve düzenin kaos
dinamiğinden çıkması. Evet, yerleşik olanı esas alırsak, doğrusal
düşünürsek; varolan yapıya ters bir gelişme olması, bütün sistemi toptan
kaosa sürükleyebilir. Sürükleyebilir ama diğer taraftan bu sürüklenme
garip çekicilerin etkisiyle kendi içinde belli bir düzene doğru akacağı
için ortaya yeni bir denklem çıkacaktır; suyun üzerindeki nergisler
gibi. Peki, varolan sistemlerde doğrusal olanı koruma eğilimi, yani
statik dinamikler, değişime karşı koymazlar mı? Daha açıkçası; bu kayışa
sistemin içerisinden bir tepki gelmeyecek midir? Sistemin bileşenleri
varolan kesişme noktalarının kaymasına her zaman tepki verirler. Bu
dönem kozmosun bozulması ve ilk etapta "kaos eşiğine doğru kayılması",
"kaosun tam olarak yaşanması" ve sonrasında "yeni bir düzenin"
ortaya çıkması ile devam eder. Sonuçta vücuda gelen yapı ya "başlangıç
durumuna hassas bağlılık içinde bir türevdir" ya da "kesin bir değişim
sonucu yeni bir düzendir."
Bu
hikâyelerin kaynağı olan yer İzmir Karaburun’dur. Aynı adda bir antik
kent bulunmaktadır. Yörenin en yaygın çiçeği nergis de tüm
anlatılanlarla uyuşmaktadır. Aynı zamanda İstanbul'daki ünlü Kız Kulesi
hakkında bir efsanesine sahibidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin
hüzünlü aşkını anlatan hikâyenin mekânı Türkiye'deki Kız Kulesi'dir.
Ovidius’un yaşamıyla ilgili olarak önceki yazımızda da Antakya’dan
bahsetmiştik. Tüm bunlar, onun, bir Romalı olmasına karşın, bir süre
Anadolu’da yaşamış olmasıyla bağlantılıdır. Bu anlamda, örneğin, ozanın
işlediği olaylarda geçen kişi adları, yer adları, v.s., orijinalinde
Latince olmasına ve Yunan dilinde de karşılığı bulunmasına rağmen,
aslında hep Anadolu kökenlidir, öteki dillere sonradan geçmiştir. Buna
bakıldığında, düşünce geleneği yoluyla hangi uygarlık kaynağından
yararlandığı kolayca anlaşılır. Aslında Ovidius’un şiiri, dil yönünden,
Türkçenin yapısına aykırı bir içerik taşır. Öncelikle, onun geliştirdiği
şiir kavramları, imgelem düzeni, Türkçede ya da diğer Müslüman Doğu
şiirinde yoktur. Başlıca ortak yan, insan duygularıdır. Ovidius
olaylara, Latin uygarlığına özgü bir anlayışla bakar, toplumsal
inançların köklerine inmeye çalışır, böylece yaşanan evrenle düşlenen
arasında nesnel bir bağlantı kurmaya çalışır. Sözgelişi Manisa’da, yazın
kuruyan bir ırmağın yakınında bulunan, “ağlayan kaya” denen yer,
Ovidius’ta tanrıça Niobe’dir, Marsyas da bir yarışmada kazanan, sonra
kargışlanan bir tanrının adını almış akarsudur. Demek, bu Latin
ozanında, birleşen iki ayrı evren vardır. Ovidius’un, Anadolu
uygarlığıyla ilgilenen okuyucuya öğretecekleri vardır.
Medea,
büyücülükle ünlüdür, otlardan, kabuklardan, kimi sıvılardan, köklerden
sağaltım gereçleri yapar, büyü araçları oluşturur. Bu olay günümüz
Anadolu’sunda da geçerlidir. Daha şaşılası olay, böyle büyü işlerini
diline dolayarak sürümü çoğaltmaya çalışan aylık dergilerin
bulunmasıdır. Bunlarla, Dönüşümler’i okusalar, bu olayların binlerce yıl
geride kaldığını anlamakta güçlük çekmezlerdi. Demek, iki bin yıl önce
Roma’da yaşamış ozan Ovidius, bizden çok daha ilerideydi. Bu önemlidir,
bir saçmalığın yaşaması, yaşatılması, insan varlığında kapladığı yer,
gösterdiği etkinlik yönünden. Uygarlık açısından bunlar, azımsanamaz
konulardır. Ozanlar, şiir ortamında, bize bambaşka bir yaşama alanı
sunuyorlar. Ancak bu alana girmek de kolay olmuyor, önceden bir kılavuz
bulmayı gerektiriyor. Türk okuyucusu, Ovidius’u anlayarak, şiirini
oluşturan düşünsel dokuların ilmiklerini ayrıştırarak okursa, kendisine
yabancı olmadığını kavramakta gecikmez. Onun Karadeniz’e dolaşan, Kırım
kıyılarına yaklaşan, Gürcistan dolaylarında gezen “argonaut”ları bugün
bile ilgiyle karşılanır, kimi ozanlarımızın şiirine konu olur.
Ovidius’u
okurken, Anadolu’nun bir köşesinde, sözgelimi Karadeniz kıyılarında,
örneğin Maçka yaylalarında çalınıp söylenen, yoğun sevgi kokuşlu
türküleri anımsarsınız. Bu türkülerin çoğunda, “kız”, “kızlık”
sözcüklerinin ağırlığı sezilir. Nitekim Ovidius da, tanrısal varlıkların
sürdürdükleri sevişme eylemlerinde “kızlık” sorununa önem verir. En
çapkın tanrıların hep “kızlık” bozma eğiliminde oldukları, çoğunlukla
kızları kaçırdıkları vurgulanır. Bir tanrı, ününü duyduğu güzelin
kızlığını gidermek için başta boğa olmak üzere değişik kılıklara
girmekten kaçınmaz. Bu, eski bir geleneğin sürdürülmesinden başka bir
anlam taşımaz. İnançların değişkenliği oranında eskileri yeni biçimlere
sokarak saklama eğilimi de vardır. Ovidius’un şiiri bu konularda da
önemlidir. İnsan ilişkilerinin kesilmezliği ilginç bir sorundur.
İlişkiler değişir, yeni ekler alır, ancak varlığını sürdürür.
Baykuş,
yarasa, örümcek gibi yaratıkların yazgı üzerindeki etkinliği yaygındır.
Ovidius, bu üç konuyu birleştirerek, acıklı, duygusal bir işleyişle
önümüze koyar. Anadolu söylencelerinde bunlarla ilgili bölümlerin
çekiciliği biliniyor. Bu konuları, yalnızca Ovidius’un ürettiği, ondan
önce bilinmediği söylenemez. Bunlarla ilgili sözcüklerin kaynağını
bilmeden, İlkçağ Yunan-Roma yazınını anlama olanağı da azalır. Ovidiusi
Metamorphosis’de canlıların birbirlerine dönüşümlerini anlatırken, bir
yandan da insanın kaynak sorunlarına değinir. Bu konular, ilk aydının,
şiir türünde insana hangi gözle baktığını, doğayı hangi düşünsel düzeyde
gördüğünü gündeme getiriyor. Şiir, uygarlığın taban ürünlerinden
biridir, anlaşılması da beslendiği tabanı bilmeye yaslanır. Burada
kılavuz ozanın dilidir. Ozanın dili, kendi düşünsel yeteneğini, önceden
edindiği birikimleri açıklığa kavuşturur. Dil denince, ozanın konuştuğu,
şiirlerini düzenlediği dil değil, düşünme yetisinin yaratıcı, üretici
gücü anlaşılmalıdır. Elimizde kabarık bir niceliğe varan İlkçağda
Latince ürünler vardır. Bunlar arasında Lucretius, Vergilius, Ovidius
gibi hepsi belli bir yüzyılda yaşamış ozanlar (yaş ayrımı elli yıllık
bir süreyi kapsıyor) ilkçağın Roma anlayışını bütün incelikleriyle
işlemişler, üçü de bize ayrı birer varlık alanı açmışlardır. Birincisi
özdekçi felsefenin, ikincisi destan denen türün, üçüncüsü de sevginin
görülmemiş aydınlarıdır. Bu üç Latin ozanını irdeleyici, sağlıklı bir
düşünme yöntemiyle, araştırıcı bir anlayışa konu edinirsek, üçünün de
Anadolu kaynaklı bir esinlenme ile yaratıcı atılıma geçtiğini görürüz.
Sorunlar değişik, ancak biricik ürün sergileme türü şiirdir ve bütünü
oluşturan düşünsel öğeler değişmez. Değişen, genelde, geçen uzun sürenin
ürettiği kimi yeni ürünlerin etkisiyle oluşan yorum ayrılıklarıdır.
Şiiri,
yalnızca şiir olduğu için okumak yanıltıcıdır. Bir ozan için en büyük
mutsuzluk, şiirinin yalnızca şiir adını aldığından dolayı okunmasıdır.
Ozanı yaşatan şiir değil, şiirin içine yerleştirdiği görüştür, okuyucuya
şiirle verdiği evrendir. Büyük ozan, güçlü ozan, yazdığı şiirde kendine
özgü bir evren kurandır, daha doğrusu okuyucusuna kendi emeğiyle
biçimlendirdiği bir yaşama ortamı sunandır. Oysa çoğumuz, şiir denince
yüzeysel bir çekicilik anlarız, şiirde şiirin dışında kalması gerekeni
ararız. Ovidius, düşünce bakımından, şiir anlayışı yönünden, ayakları
sağlam toprağa basan bir ozandır. O, önce yaşadığı toplumun düşünsel
sorunlarını, yaratıcı gücünün akış yönünü çok iyi biliyor. Tanrıları,
tanrıçaları seviştirirken, çekiştirirken bile sağlıklı bir insan
davranışından uzak kalmıyor. Kızı, kadını gövdesel yapısının çekiciliği
içinde şiire yerleştirirken, insan duygularının etkinliğini vurgulayan
bir anlayışı sergiliyor. Sözün kısası, Ovidius, sevişirken bile, bir
ozan olduğunu, bu gizli olayı şiirin ölçüleri içinde vermenin erdemini
biliyor, ozanca sevişiyor, ozanca anlatıyor. Çok ilginçtir, kadın
düşmanı olarak bilinen Hesiodos’un tersine, Ovidius kadın-erkek
ilişkilerinde hep yaratıcı, etkileyici, insanın belli bir yanını ortaya
koyan bir tutumu benimsemiştir. Kız, kadın, yalnızca bir dişi değildir,
erkeğe başka bir duygu ortamı sağlayan “insan”dır. Sonuçta cinsel hazzın
karşılıklı olması gerektiğini savunan yine odur.
“Dünyaya bugüne kadar gelmemiş olduğum için kendimi tebrik ediyorum. Bu
çağ zevklerime uyuyor!”
diyen ve elinde olsa Roma’nın tüm kadınlarıyla birlikte olmak istediği
iddia edilen Ovidius’un yaşamıyla doğru orantılı olarak, edebi hayati da
belli zevklerin peşinde gibidir. Zira ilk eserlerini 30 yaşlarındayken
yayınladığı Elegia türündeki Amores olarak sunmuştur Roma ve
dünya edebiyat tarihi önüne ve bu anlamda Elegia türünün Roma’daki
öncüsüdür aynı zamanda. Eserlerinde hiçbir Romalı yazarın kendisinden
söz etmediği kadar kendisinden söz etmiş olan Ovidius, şiiri sevmesinin
aksine, hızlı ve özensiz yazardı. Bu
anlamda Ovidius’un yapıtlarının içeriğinin yanı sıra, biçimsel anlamda
da kaotik özellikler taşıdığı söylenebilir. |