|
Başyazar: Uzay Gökerman
|
Şubat
2010
Yok
Etmek için Avatar Yaratmak!
Film bizi kendimizle karşı karşıya
getiriyor. Kuşkusuz zenginlik adına doğaya
egemen olma arzumuz ölçü tanımaksızın gittikçe artıyor. Bu artık doğa
ile yapılan bir savaşa da dönüşmüş durumda ki zaten bütün hayatı tehdit
eden noktaya gidiyor. Üstelik bunu bir sürü sahte ve samimi olmayan
Avatarlar yaratarak yapıyoruz.

İnsan ilk zamanlarda doğa ve evreni
tanımadığı için ondan “çok” korkmuştu. Korktuğu her şeyi de zaman
içinde kutsal hale getirmiş, tapınmıştı. Dört element; hava, su,
toprak ve ateşin temel alınmasında da benzer bir ilişki vardır.
Dört elementin gizemini, sırlarını
bilen ve kullanan kişiler aynı zamanda evrenin bütün kilitlerini açan
anahtarlarına da sahip oluyorlardı. Simyanın konusunun içinde bu vardır.
Tarot böyle bir yapının üzerine kurulmuştur.
Hiç kuşku yok ki bilginin
paylaşılamaz, çoğaltılamaz hatta hiç olmadığı bir tarihten söz
ediyoruz. O zamanlar büyük “inisiyelerin” dönemidir ve insanın
korktuğu, kutsal gördüğü varlıklarla ilişki kurmasını sağlayan “aracıları”
vardır.
Bütün kutsal metinlerin,
efsanelerin böyle bir bilinmezin cevabını sunmaya yönelik bir kurgusu
vardır.
İnsan doğadan korktuğu için onunla
ölçülü bir ilişki kurar. Saygı duyar. Bu karşılıklı bir ilişkinin
doğmasına neden olur. Doğa da insana yaşaması, hayatta kalması için
bütün imkânlarını seferber eder. Zaman zaman ortaya çıkan doğa olayları
ise “insanların yanlış yaptıkları için kutsal varlık tarafından
cezalandırıldığı” şeklinde yorumlanır ki, bu inanç son döneme
kadar hala aynı vurgusu ile söylenmeye devam edilmektedir.
Avalon’un Sisleri,
iki farklı çağın birbiri ile kesiştiği, birinin bitmekte olduğu
diğerinin de onun yerini aldığı dönemi anlatan bir eserdir. Doğa ile
ilişkisinin çok güçlü olduğu hatta doğanın insana egemen olduğu pagan
dönemi tamamlanır; aklın biraz daha toplumsal yaşama yönelik
kuralları koyduğu tek tanrılı Hıristiyan dini ön plana çıkmaya başlar.
Kuşkusuz tek tanrılı dinlerin yerini de rasyonel aklın, pozitif
düşüncenin egemen olduğu, bilimle desteklenen endüstri dönemi
alacaktır.
Bu insanın doğaya hükmettiği, hatta
onu “sömürdüğü” bir zaman dilimidir ki biz şu an o dönemin içinde
yaşıyoruz.
Gösterimde olan Avatar filmi
bize bu savaşı çok çarpıcı sahnelerle hatta film yukarıda çok kısa
tanımlamalarla anlatmaya çalıştığım insanlık tarihinin gelişim seyrini
üst üste çakıştırarak veriyor.
22. yüzyılda insanlığın çok ileri
bir aşamaya geçtiği bir dönemde dünyadan oldukça uzak Pandora
isimli bir uyduda kabile kültürü ile yaşayan Na’vi isimli
canlıların zenginliklerine sahip olmak için üs kuran insanların öyküsü
anlatılmaktadır filmde.

Aslında bu öykü bizim için
fazlasıyla tanıdıktır.
Avrupalıların Amerika kıtasına ayak
bastıklarında karşılarına çıkan ne ise Pandora’daki Na’viler odur.
İnkalar, Mayalar, Kızılderililer de Avrupalı için çok değerli olan
şeylere sahiplerdi ancak onlar bunların ekonomik değerinin farkında
değildi. Fazlasıyla inançlı ve doğa ile spritüel ilişki halinde
yaşamaktaydılar.
Beyaz insan üç yüz yıl boyunca bu
toprakları kelimenin tam anlamıyla talan etti durdu. Amerika kıtasının
zenginlikleri kapitalizmin bütün dünyadaki motor gücüne dönüştü.
Pandora’nın sahip olduğu zenginlik ise bir başka motor güce dönüşecek
cinsten.
Ancak filmin içinde öyle bir şey
var ki bunu yorumlamakta zorlanıyor insan.
Avatar’ın kelime anlamı da spritüel
bir köke dayanıyor ve Sanskritçeden geliyor. Örneğin Ramayana
destanında Tanrı Vishnu’nun Rama ismiyle beden aldığını biliyoruz. Rama
bir Avatar’dır.
[i]
Filmdeki Avatar’ın anlamı da çok
farklı değil. İnsan ırkı Pandora’da yaşayamadığı için laboratuvar
ortamında bir Na’vi yaratıyor, gezegene o kimlik ve bedenle girebiliyor.
Buradaki ilişki de Matrix filminden alınmış bir teknoloji ile kuruluyor.
Bu nedenle Na’viler kendilerine benzeyen bu laboratuvar canlılarına “uyurgezer”
adı veriyor.
Filmin senaristlerinin bizleri
Avatar yaratma teknolojisine değil de Pandora’daki Hayat Ağacı’nın
altındaki zengin madene odaklamasının bilinçli bir yönlendirme olup
olmadığını izlerken çok sordum kendime. Böyle bir teknoloji üstünlüğüne
sahip bir varlık neden dünyada bir ekonomik anlamı olan bir madene sahip
olma tutkusuna esir olsun?
Pandora’nın Hayat Ağacı da oldukça
sembolik anlatımlarla bezenmiş. Fazlasıyla da ilgi çekiciydi.

Sonuç olarak hırsına ve
“kendisine ait olmayan bir zenginliği” ele geçirmeye yönelik insan
açgözlülüğü Pandora’da topyekûn bir var olma yok olma savaşına neden
olur.
Film bizi kendimizle karşı karşıya
getiriyor. Bilmiyorum belki ben fazlasıyla bu tartışmanın içine düşmüş
de olabilirim.
Kuşkusuz zenginlik adına doğaya
egemen olma arzumuz ölçü tanımaksızın gittikçe artıyor. Bu artık doğa
ile yapılan bir savaşa da dönüşmüş durumda ki zaten bütün hayatı tehdit
eden noktaya gidiyor. Üstelik bunu bir sürü sahte ve samimi olmayan
Avatarlar yaratarak yapıyoruz.
|