|
Yazar: Nesrin Dabağlar
|
Şubat
2010
Suyun
Renk ile Dansı: Reng-i
Su
Bin bir parıltının aynası olan
Anadolu’nun; keşfedilmemiş köşelerindeki güzelliklerin, insan ruhuyla
birleşip, değişik materyallere yansımalarıyla yaratılmış, kendine has
sanat ve zanaatların ülkesidir Türkiye. Özgün ve eski ruhların her an
yeni enerjiyle hem bütünleştiği, hem savaştığı ve her an kendini sonsuza
tekrar doğuran bir toprağın resimleri gibidir Anadolu’da sanat…

(Burhan Ersan’ın Sonsuz Yolculuk
Ebrusu)
Seramik, çini, hat, basma, yemeni,
çömlek, minyatür, sedef, oyma, halı gibi dünyada eşi olmayan birçok
sanat-zanaat örneğinin modern çağdaki çabukçuluk ve kolaycılık
ilkelerine ters düşmesi nedeniyle kaybolmaya yüz tutmasını, binlerce
yılda harmanlanmış sanat kültürünün son izlerinin de yok olmasını
izlemek iç acıtıcı ne yazık ki. Ebru sanatı da; dünyada bizim adımızla
tanınan, (Türk kâğıdı) Avrupa’dan yüzlerce yıl öncesinde sanatta
soyutluğu Anadolu’da yaşatan eski bir Türk sanatıdır.
(Yandaki:
Burhan
Ersan’ın Özgürlük Ağıdı)
Ebru; sabır, sevgi, düşsellik ve
devamlılık isteyen, harelerdeki soyutluğun içinde yaşayan, canlı bir
sanattır. Ebru bir can gibi nefes alır, nefes alırken de onu yaratana ve
izleyene nefes verir adeta…
Ebru’yu sanatçı kendi başına
yaratamaz derler ve bu yüzden bazı eleştirmenler tarafından tam bir
sanat olmamakla da tanımlanır… Sanatçının ruh haline; suyun akışkanlığı,
renklerin enerjisi, akan zamanın dinamik dokunuşları katılır ve bir can
bulur Ebru’nun kâğıdında. Bu yüzdendir Ebru’yu bir başına yaratamamak…
Bütün bileşenler bir anda kâğıda mühürlenirken, ruhun su ve renk ile
dansı ölümsüzleşir ve sanatın nefes alan yansıması baki kalır bize o
andan. Bu konu aslında, doğaçlama ile yakından ilgili, performans
sanatlarının son zamanlardaki popülaritesi ve eleştirmenlerce yapılan
övgüler göz önüne alındığında üzerinde çok daha fazla düşünülmesi
gereken bir konudur.
Ebru
Sanatının Tarihi
Ebru’nun ne zaman nerde doğduğu belli değildir.
Anadolu’da ilk örneklerine 1500‘lü yıllarda rastlanan, köklerinin 9.
yüzyıla kadar uzandığı sanılan, Japonya’da 11. yüzyılda sudaki bir takım
çalışmalar ile kokusu alınan ve nihayet Türkistan’da Çağatay Türkçesiyle
Ebre adını alarak görülmeye başlanan, Türkistan’dan İpekyolu’yla İran’a
geçerken Ebri adını alan belirsiz bir geçmişe sahiptir.
5 y.y.dan kalma keçe üzerine ebru örneklerinin bulunduğu,
bunların Petersburg müzesinde bulunduğu, ve bu çalışmaları Rabloof’un
yaptığı ile bilgi de mevcut.
(Yandaki
eser,
Ebru sanatçısı
Atilla Can'a
aittir)
Bir rivayete göre Hindistan’da Mir Muhammed Tahir
tarafından yapılmaya başlanmış oradan İran’a ve İstanbul’a taşınmış,
Avrupalı seyyahlar tarafından Almanya’ya, Fransa’ya, İtalya’ya Türk
Mermer kâğıdı, Türk Kâğıdı adıyla yayılmıştır. Türkler ekonomik
coğrafyada o dönemde kâğıtçılık yapıyorlardı. Çinlilerden öğrenmişlerdi.
Kâğıt süslemeyle de ilgililerdi. Çinin o dönemlerde oldukça kapalı ve
yabancılarla ilişkisiz olduğunu anımsayın.
Ebru’nun Çağatay’cadaki adı “Ebre”
hare gibi damarlı demektir. İran’a geçince ab-ru ( su yüzü) ya da ebri
(bulutumsu) adını almıştır. Ebr (bulut) kökünden ya da ab-ru
kelimesinden hangisinin Türkiye’de bugünkü Ebru adını yarattığı
tartışmalıdır. Anlam farklarına rağmen bütün kelimelerin Ebru’yu
anlatması da ayrı bir mana taşır gizemlice…
Ebru ile ilgili ilk örnek; Arif’in
Guy-i Çevgan adıyla bilinen 1539 tarihli eserinde sayfa kıyılarında
görülmektedir. Yazılan önemli belgelerin tekliğini ve gerçekliğini
korumak amacıyla zemin olarak Ebru kâğıdının kullanıldığı
düşünülmektedir. Bugünkü paraların zeminin desenli oluşu da aynı
mantıkladır.

Ebru ile ilgili en eski belge olan
Tertib-i Risale-i Ebrî isimli 1608 tarihli elyazması eserde, kendisinden
Şebek lakabıyla bahsedilen Mehmet Efendi, adı bilinen en eski Ebru
sanatçısıdır. Eserde ayrıntılı olarak anlatılan Ebru yapımının detayları
ve inceliklerinin bugün hala kullanılıyor olması, bu sanatın köklerinin
çok daha eski olduğunun bir nevi kanıtıdır. Eser üzerine imza ve tarih
atma geleneği olmadığından ancak son yüzyıllarda yapılan çalışmaların
kimliklerine vakıfız.
Şebek Mehmet Efendi’den sonra gelen
Hatip Mehmet Efendi’nin renklerle oluşan halkalara iğne ile şekil
vermesi; çiçekli Ebru’nun başlangıcı olarak kabul edilir. Ebru’yu
yirminci yüzyıla; babaları Özbekler tekkesi şeyhi Sadık Efendi’den
öğrenerek taşıyan isimler ise Hattat Sami ve Aziz Efendi’dir. Ebru’nun
günümüze gelişinde en önemli aşamasını ise Necmeddin Okyay
gerçekleştirmiştir.
Çiçek desenlerini incelikle Ebru’da
gerçekleştiren Okyay nedeniyle, çiçekli ebrular “Necmeddin Ebrusu”
olarak Ebru tarihine geçmiştir. Okyay, oğulları Sami ve Sacid ile yeğeni
Mustafa Düzgünman’a öğretmiştir Ebru sanatını. Düzgünman, çiçek
desenlerini geliştirmiş, çalışmalara papatya figürünü eklemiştir ve uzun
yıllar içinde pek çok usta yetiştirmiştir.
Çoğunlukla ustadan çırağa geçerek
günümüze gelen Ebru, son yıllarda birçok farklı çalışma ve tarz yaratan
sanatçılarla modern bir gelişme yakalamıştır. Klasik Ebru’dan yola çıkıp
güneşin ağaçlar arasından batışını sudaki tekneye, oradan da kâğıda
resmeden ya da mikro- makro evrenin boyutlarını sergileyen
sanatçılarımız Ebru’da çok sesliliği yakalamıştır günümüzde…

Örneğin; Ebru sanatçısı Güzin
Kayır’ın çalışmalarında ağaçların, çiçeklerin Suyun yüzünden yaşarcasına kâğıda
geçirildiğini görebiliyoruz.

Yaşayan Ebru üstatlarından adını
anmadan geçemeyeceğimiz Hikmet Barutçugil doğadan esinlenen bir
tabakalaşma tekniği kullanarak soyut gölgelerde somut görüntüleri
yakalayarak ebru kâğıdına mühürlemiştir. Yarattığı yeni Ebru çeşidine
Barut Ebrusu denmiştir.
Ebru
Yapımı Ve Çeşitleri
Ebru’yu yaratmak için kullanılan
tekne; istenilen boyutta ve
alüminyum, çelik, cam olabilir. Suyun içine konulan Kitre;
Türkiye'nin her bölgesinde yabani olarak yetişebilen geven
otunun salgısıdır. İki çorba
kaşığı kitre, iki litre kadar su içinde 3- 4 gün bekletilerek kitrenin
su içinde iyice şişmesi sağlanır. Kitreli su, boza kıvamında veya az
seyreği olmalıdır.
Tarih boyunca kitre yerine aktarlardan sağlanabilen
salep, ithal salep, metil-selüloz, ayva çekirdeği, boytohumu,
denizkadayıfı gibi kıvam artırıcı malzemeler kullanılmıştır. Her
bölgenin kitresi suya farklı bir kıvam verdiği için ne kadar suya ne
kadar kitre konulacağı hakkında kesin rakamlar verilemez.
Suyun kıvamını, yapılacak
ebrunun çeşidi, ayrıca ebru ustasının niyeti de
belirler ve etkiler.
Klasik Türk ebru sanatında suda erimeyen, asit ve kazein içermeyen
ve ışıktan etkilenmeyen tamamen tabii boyar maddeler ve kimyasal ailesi
metal oksitler olan toprak boyalar kullanılır.
Boyalar fırça veya çubuklar
yardımıyla suyun üzerine damlatılıp yüzdürülür, çeşitli sivri uçlar ve
taraklarla şekil verilip, motifler çizilir. Boyaların ne kadar açılacağı
ve şekillerin son halinin ne olacağı kesin olarak bilinmez. Daha sonra
üzerine kâğıt, deri, kumaş, cam, ağaç vs. serilir. Serilen nesne suyun
üzerinden kaldırıldığında hazırlanan deseni tamamen alır.
(Ebru sanatçısı Güzin Kayır
tekne başında)
Yaptığımız ebrunun tam
olarak nasıl olacağını değil, yaklaşık neye benzeyeceğini bilebiliriz.
Bu yüzden iki defa aynı ebruyu yapmak imkânsızdır. Yeni bir Ebru için
aynı işlemler tekrarlanır. Her seferinde farklı bir görüntü ortaya
çıkar. Çünkü Ebru yapımında malzemenin birbiriyle uyumu, havanın
sıcaklığı, nemi, özellikle de sanatçının ruh halinden yansıyan elektrik
yükü; alınan sonucu etkiler...
Boya, kitre, su, sığır ödü, kâğıt,
tekne, fırça, bizler, neft, tarak ve sanatçının ruhu; zamanın içinde
adeta dans ederek Ebru çeşitlemelerini yaratır.
Battal, gelgit, serpme, şal,
hafif, taraklı, akkase, kumlu-kılçıklı, çiçekli, koltuk, dalgalı, somaki
kaplangözü, bülbülyuvası gibi isimlerle
bilinen ebruların; öncelikle tekneye boyaların dökülmesi sonrasında
yapılan işlem türü ve sırasına göre adlandırılması da değişir.

(Bir Hikmet Barutçugil
Ebrusu)
Geleneksel
Ebru ve EbruYorum’a Dönüşüm
Bu gün geleneksel ebru, figüratif
ebrular ve soyut çalışmalar şeklinde açılımlar vererek genişlemeye ve
kültürel bir değer dönüşümü olmaya doğru ilerliyor.

Kendine özgü yeni teknikler
geliştiren ve dönüşümde bir alan yaratanların arasında dikkati çeken
isimlerden olan Burhan Ersan, Ebru çalışmalarını camın üzerine taşıyıp
ve ulaştığı meditatif anlayışın adını Reng-i Su olarak
isimlendiriyor. Ersan, kendi deyimiyle EbruYorum’un insanın iç
özgürlüğünün, özgüveninin, geliştirmesiyle yaratıcılığın ortaya
çıkarılabileceğini ve bunun ifade biçimlerinin oluşturulmasıyla yeni
beğenilerin oluşabileceğini bu noktada suyun tüm yaşam etkilerini göz
önünde bulundurarak, su –insan bütünleşmesinin yaratıcılıkta yeni bir
adım ve olanak olduğunu belirtiyor. Burhan Ersan’ın tanımıyla EbruYorum:
“Ebrunun sağlamış olduğu renk
zenginlendiğinden, soyut birikimden ve özellikle su yüzünün
uyumlandırıcı ve yumuşatıcı etkilerinden yararlanarak, sanatçının
kurguladığı renk öyküsünü anlatabildiği bir su resmi tekniği geliştirmek
ve bunun için bilinen ebru tekniklerini basitleştirerek ve yeni renk
etkileri yaratarak, su üzerinde, sanatçının kurguladığı kompozisyonları
yaratması için seçenekler sunar. Basitleştirilmiş teknik yaklaşımların
yaratmış olduğu en temel yenilik, sanatçının kurguladığı eseri ortaya
koymak için su-boya-sanatçı ilişkisini tekneler, çeşitli kalıplar, su
akışkanlığı, yeni renk etkileri, vb. öğelerle destekleyerek bir ifade
biçimi yaratmak olarak tanımlanabilir.”
Batı soyutlamasından çok farklı
olan, Doğu soyut anlayışının bugüne uyarlanması olarak tanımladığı, su
resmi temelindeki sanat anlayışını, şiirle ifade etmek kadar doyurucu
buluyor Ersan. Bir anlamda sözcüklerin yerine renkleri koymak suretiyle
renk dizeleri, renk öyküleri oluşturmaya yöneliyor ve Ebru’da şiiri,
şiirde Ebru’yu şöyle yaratıyor kendi dizeleriyle…
RENG-İ SU
Mavi kanamış bir kavmin çocuğuyum,
Şiirin sessiz ölümü karşısında renklerin yardımını çağırıyorum.
Şiir’in renginin sokak çocukları düşlerine sığındığı sularda; rengin
şiirini kovalıyorum. Kitreli gecelerde yosunların yeşiline morlar serpen balıkları Aydınlatan ayı ya da gelinlik rüzgârlarının ışığını buluveriyorum.
Bazen de renginden memnun sincaplarla,
Kırmızı yılanların yağmur buluşmasını izleyen kelebekleri
yitiriveriyorum.
Doğduğum kavmin bir yanı renklerin eşitliğine inanmıştır ki,
Yüzyıllardır onları kimliğini yitirtmeden aynı teknede rengahenk
sunmuştur.
Diğer yanı sihirler, yani şiirler için sözcükler yaratmıştır.
Mavi kanamış bir kavmin çocuğuyum,
RENGİN ŞİİRİ OLSUN İSTEDİM;
Bize ait günlerin izini sürüp bugünlere ulaşsın, Huyunu suyunu bizden alsın ama kollarını kavuşturup küskün küskün
oturmasın, elini uzatsın Diğer topraklara, kavimlere… Aşka!
Rengin aşkını tanımak istedim, aşkı tanımak istedim,
Renkleri; şiir kadar barışçı, dayatılmayıp sunulan yaşam kadar özgür
bıraktım.
Belki bir düş gördüm, belki semah döndüm.
AŞKI GÖRDÜM
A.Burhan Ersan
Sadece boyaları
su üzerinde rasgele şekillendirip kâğıda geçirmenin bir sanat
olmadığını, sanatın; özellikle soyut sanatın mutlaka farklı bir
duyarlılık ve felsefe taşıdığını Burhan Ersan’ın dizelerinde ve Ebru
sanatı tanımlamalarında açıkça görebiliyoruz.
“Bütün insanlık bilgisi; insanın içine
konmuştur ve sanatçılar bunu bir biçimde anımsayanlardır. Soyut sanat
var olan düşünme kalıpları dışında bir biçimde izleyiciye yeni bir
düşünme alanı yaratır. Bu düşünme alanı, günlük yaşamımızın çıkarların
korumaya yönelik kurnazlıklarından, şartlanmışlıklarından farklı bir
düşünme alanıdır; insan olmanın duyumsandığı, var olmanın keyfine
varıldığı ve ruhsal dünyanın doygunluğunun, insana yeni duygu
deneyimleri yarattığı bir dünyadır bu. İfade kaygısından öte bir
yaklaşımdır, insan gerçeğine yaklaşma, insanla bütünleşme çabasıdır.
Sadece kendi imparatorluğumuzun değil, binlerce yıllık uygarlıklar
zincirinin son halkası Anadolu olarak; toprağın kokusunu, yerin ve
göğün rengini, su ve ruhun akışkanlığı ile an’da yakalayıp geleceğe
yansıtmak ve bütün insanlığa yeni bir tinsel alan yaratmak için en uygun
sanat dalıdır Ebru…”
Böylesine güzel
sözlerin ardından ilave edeceğim tek cümle olabilir:
Ebru sanatını
daha fazla yaygınlaştırıp kültürel, sanatsal, felsefi ve meditatif
faydalarını çocuklarımıza aktarmalıyız; gerçek
usta’lar
henüz bizden elini çekmeden... |