|
Yazar: Melda
Güngül
|
Şubat
2010
Biraz
Sıkılmaktan Ne Zarar Gelir?
Amma da
canım sıkılıyor, inanılır gibi değil. Ne yapsam acaba? Gözlerimi
kapadım, parmaklarımı kitaplarımın üzerinde gezdiriyorum. Gelişigüzel
birini çektim aralarından. Kierkegaard’dan Ya/Ya Da… Haydi bir sayfa
açalım, bakalım ne çıkacak? Böyle bir tesadüf mümkün mü, yoksa evren
benimle konuşmaya mı başladı kitaplar aracılığı ile? Bak hele beni
hayrete düşüren şu cümlelere:
“Sıkılmak, bütün kötülüklerin anasıdır. […] Bunun tarihi ta dünyanın
başlangıcına dayanır. Tanrılar sıkıldılar, insanı yarattılar. Adem
yalnızlıktan sıkılınca Havva yaratıldı. O zamandan beri sıkıntı dünyaya
girmiş ve nüfusa oranla artmıştır. Adem tek başına sıkılıyordu, sonra
Adem’le Havva birlikte sıkıldılar. Sonra Adem’le Havva ve Habil’le Kabil
ailecek sıkıldılar. Sonra dünya nüfusu arttı ve halklar kitleler halinde
sıkıldı. Kendilerini eğlendirmek için başı göğe değen bir kule yapma
fikrine kapıldılar. Bu fikrin bizatihi kendisi, kulenin boyunca
sıkıcıydı. Sonra uluslar, şimdi tıpkı insanların yurtdışına çıkmaları
gibi, yeryüzüne dağıldılar ama sıkılmaya devam ettiler.”
Yurtdışına gitmek deyince aklıma ne geldi. Seneler önce en yakın dostum
buralardan sıkıldığı için başka bir ülkeye yerleşmişti. Gidiş o gidiş.
Hayat tekerrürden ibaret, ikincisi de gidiyor.
“İnsan
taşrada yaşamaktan sıkılır şehre taşınır. Vatanından sıkılır yurtdışına
çıkar. Avrupa bıkkını olur, Amerika’ya gider vesaire; en nihayetinde
insan bir yıldızdan bir yıldıza sonsuz yolculuk hülyalarının tadını
çıkarır. Ya da hareket farklıdır ama hala geniş bir alanı kapsar.
Porselen tabakta yemekten usanır gümüşte yer; gümüşten usanır altına
döner. Truva’nın yanışı nasıl bir şeydi diye Roma’nın yarısını yakar. Bu
yöntem kendini boşa çıkarır; bu düpedüz sonsuzluktur. Peki Neron’un
eline ne geçti?”
Kambur
nereye giderse gitsin, kamburunu yanında götürür diyorsun yani. Peki ya
sen ne öneriyorsun?
“Benim
yöntemim toprak değişimine dayanmıyor. Gerçekten ekin rotasyonundaki
(ekim nöbeti) gibi toprağı işleme yönteminin ve cinsinin
değiştirilmesine dayanıyor. İşte burada devreye hemen kısıtlama ilkesi
giriyor, dünyadaki tek kurtarıcı ilke. Kendinizi ne kadar kısıtlarsanız,
keşif bakımından o kadar verimli olursunuz. Müebbet hapsin
münzeviliğindeki bir mahkûm çok keşfedici olur. Örneğin bir örümcek onun
için büyük bir eğlence kaynağı olabilir.”
Bir
dakika, bana bunun benzerini geçenlerde söylemiştin Bertrand Russell
kılığına bürünüp. O zaman bir anlam verememiştim. Bir daha göz atayım.
“Can
sıkıntısının aksi bir kelime ile haz değil, heyecandır. Fakat, fazla
heyecan yalnız sağlığı tehlikeye düşürmekle kalmaz, her türlü zevk
iştahını körleştirir ki bu da organik doyum yerine gıdıklanma isteğinin,
güzellikler yerine kaba şaşırtmacaların geçmesi ile olur. Heyecanın
belirli bir derecesi iyidir, ama her şeyde olduğu gibi bu da bir nicelik
işidir. Pek azı hastalık derecesinde isteklere, çok fazlası
yorgunluklara yol açar. Şu halde, mutlu bir hayat için, belirli derecede
can sıkıntısına dayanabilme gücü şarttır.”
Sanırım
haklısın. Baksana bana iyi gelmiş gibi görünüyor, ne de olsa yazmaya
başladım. |