|
Yazar: Tanya Jaziri
|
Şubat
2010
Kendi
Cennetimiz
Çevremizdeki cennet olan hayatı yakalayamazken başka cennetlere
özenmenin, onları hayal etmenin, oraya gitmek için uğraşmanın
anlamsızlığını göremiyor mu acaba insanlar?

Bugün Ortaköy'den denize baktım
yine; öylesine hırçın, başı bozuk, dumanlıydı İstanbul. En büyük sanat
eserinin doğa olduğunu bir kez daha söyledim kendime, hayran kaldığım
puslu İstanbul sabahında.
Hele bu şehir, birçok medeniyetin incisi,
gözbebeği olmuş İstanbul. Yaratılmış en harika yerlerden birisi. Şöyle
bir boğaz sefası yaptığınızda insanda ne hüzün kalır, ne tasa. Rüzgarlar
bilinmez diyarlardan seslenir size, deniz yaşamım ben, der. Kuşlar
çığlık çığlığa mutluluklarını haykırır. Vapurlar arı gibi işler, insan
taşır. Anlarsınız ki hayat var burada, yaşam var, en güzelinden. Hayatın
debdebelerinden unutuverdiğimiz neşeyi hissederiz iliklerimize kadar.
Beş duyumuzdan içeri çekeriz bu güzelliği, canımıza can katar.
O bizi böyle yaşatırken biz ne
yaparız, öldürürüz onu yavaş yavaş. Kirleterek, yok ederek. Ölüm için
sözlükte; canlılık faaliyetinin sona ermesidir, yazıyor. Bence ölüm,
sevmeyi unutmak demek. Bize karşılıksızca sevgi veren şeyleri sevmemek
demek. O noktada başlıyor yok oluş. Bundan değil mi, geçmişten günümüze
kalan şeyleri koruyamamamız. Bana kendi yarattığımız şeyleri kendimizin
yok ediyor olması ironik gelmiştir hep. Bunu Trabzon'daki Sümela
manastırını görünce daha çok hissettim. Oradaki şaheser niteliğindeki
ikonaların üstü çivilerle kazınmış, insanlar isimlerini yazmışlar, yok
etmek istemişler o resimleri. Neden, hoşgörüsüzlükten, sevgisizlikten.
İşte sevginin bittiği yerde bu sebeple ölüm başlıyor. Savaşlar bu
sebeple var, biz bu sebeple doğayı yok ediyoruz.
Bir televizyon programında İslam
hocalarından birini izledim geçen gün, cennetten ve cehennemden
bahsediyordu. Fantastik film senaryosu dinliyorum zannettim. Kurt
gazeteci Fatih Altaylı da yapıştırdı hemen soruyu, ben cennette
sıkılırsam diye korkuyorum. Bir cehenneme kadar gidebilir miyim, diye?
Çevremizdeki cennet olan hayatı yakalayamazken başka cennetlere
özenmenin, onları hayal etmenin, oraya gitmek için uğraşmanın
anlamsızlığını göremiyor mu acaba insanlar? Önemli olan şu anda
yaşadığımız yeri cennete çevirmek. Başka cennetleri hayal edip, bu
andaki cennetimizi öldürmeyelim.
Her yok ettiğimiz şeyle aslında
kendimizi, kendi geleceğimizi, kendi cennetimizi yok ediyoruz. Cennet
bence, kendini bilmektir. Kendi gerçeğini, kendi öz varlığını. Kendini
bildiğinde, hiçbir şeyi yok edemezsin. Yok ettiğin şeyler de
kendindendir çünkü. Bize tüm bağrını açan varlıklara karşı, var etmeyi
istemek gerek. Kendimize yetecek kadarla yetinmeyi bilmek, ziyan
ettiğimiz her şeyin kendimizden bir şeyi yok ettiğini bilmek.
Cennetlerin fantastik film senaryolarında değil, içimizde olduğunu
bilmek. Sevginin tüm cennet kapılarını açtığını bilmek. Doğanın bizi
kucakladığını ve sonsuz bir sevgiyle sevdiğini bilmek. Bunların
bildiğinizde Mevlana gibi kendi ölümünüz için yas tutulmasını değil,
düğün yapılmasını isteyebilirsiniz.

Kendi sorumluluğunuzu, kendinize
olan sorumluluğunuzu yerine getirirseniz tüm doğanın, tüm yaşamın dostu
olursunuz. En önemlisi kendinizin dostu olursunuz. Şükran duymakla,
sevmekle ve hayran olmakla sorumlu olduğumuz bir hayat var önümüzde. Ya
onunla yaşamayı seçeceğiz ya da onunla ölmeyi. Vermeyi seçtiğimiz her
şey aslında aldıklarımızdır. Yaşam vermeyi seçtiğimizde, yaşam bize
veriliyor. Bize verilenleri kucaklayalım, sevelim. Hayatın bize
verdiklerini göz ardı etmeden, var edelim. Kendi geleceğimiz, kendi
cennetimiz için. |