|
Yazar: Barış Safran
|
Şubat
2010
Kaos ve Mitoloji (3):
Ovidius’un
Kaotik Yaşamı

Kaos kavramının ilk olarak
mitolojik metinlerde karşımıza çıktığından ve bu mitolojik metinlerin
edebi biçim anlamında şiir türünde olduğundan bahsetmiştik yazı
dizimizin önceki bölümlerinde.
Kaos kavramından ilk bahseden ozanlardan Hesiodos ve yüzyıllar sonra kendisinden etkilenen ve Batı dünyasındaki
pek çok edebiyatçı ve sanatçıyı etkileyen Ovidius’tan bahsetmiş; gerçek
hayatın ve gerçek hayatı konu alan sanat eserlerinin, edebi metinlerin,
şiirlerin; hatta bizzat sanatçı ve ozanların kendilerinin, kendi
hayatlarının kaotik birer sistem ya da öğe olabileceğine değinmiştik.
Bu
yazıda, kaosla başlayan ve en önemli eserlerinden biri olan Dönüşümler’den ve yaşamından önceki yazımızda kısaca bahsederek giriş
yaptığımız Ovidius’tan ve elbette ki yine kaos kavramından bahsedeceğiz
bu kapsamda. Zira mitologya kitaplarının çoğu, kaynak olarak Augustus
zamanında yaşamış olan Latin şair Ovidius’u alır.
Ovidius, yalnız Roma’nın değil,
çağdaş Batı şiirinin de en güçlü, besleyici, eskimez kaynaklarından
biridir. Dönüşümler şiiri, günümüz Batı mitolojisinin bütün konularını
içerir, daha doğrusu bu yapıt, hızlı ve özensiz bir biçimde yazılmış
olmasına rağmen, Yunan-Roma mitolojisini, söylencelerini ve öykülerini
bir bütünlük içinde veren başlıca yapıttır. Bana kalırsa, Hesiodos’tan
bile daha gözde olan, efsane ve destanların kendisi efsane olmuş yazarı
Homeros’tan daha ayrıntılı, daha özlü bir nitelik taşır. Bir
Romalı olmasına karşın, Anadolu’ya da gelmiş, bir süre orada
yaşama gereğinde bırakılmıştır. Ovidius’u anlamak, şiirinin tadına
varmak, günümüz okuyucusu için pek kolay değildir. Yalnızca sevgiye,
kadın-erkek ilişkilerine dayanan bir görüşle onun şiir evrenine, duygu
alanına gireceğini sanan bir okuyucu, daha başlangıçta yanlış bir yola
sapmış demektir. Onun şiirlerinde, Anadolu-Yunan-Roma ilkçağının bütün
öykülerini, söylencelerini, gönül oyunlarını bulmak kolaydır; ancak bu
kolaylık, ilkçağı bilmeye, bir bütünlük içinde anlamaya bağlıdır.
Şöyle bir çevremize bakınalım,
göreceğimiz ağaçların, çiçeklerin, otların, akarsuların, büyük
kayaların, dağların insanın düşünce gücünün ulaşamayacağı bir çağda hep
diri olduğunu, birer insan niteliği taşıdığını bilmeden görürüz. Bu doğa
varlıkları başlangıçta seven, sevilen, özleyen, kıskanan, yeren, alaya
alan, eğleyen, kızan, gülen, çekiştiren ve benzeri nice insana özgü
eylemin örneğiydi, hepsi insandı. Duvar deliklerinde dolaşan kertenkele,
göllerde vakvaklayan kurbağa, ağaçların doruklarında tedirgin edici
sesler çıkaran karga, saksağan, sevimli kuğu, barışçıl güvercin, yılan,
boğa, inek, kartal, doğan, atmaca, kırlangıç birer insandı, değişik
eylemleri yüzünden tanrılarca başka varlıklara dönüştürüldü. Ozanca
düşünürsek evrende önce insanla ilgisi olmayan canlılar yaratılmış,
sonra da kişiler bunların dönüşmesinden yaratılmıştır diyebiliriz. Oysa
önce insan vardı, sonra yaptığının karşılığına uygun bir nesneye
dönüştürüldü. Nitekim bu yapıtta söz konusu edilen canlı varlıkların
hepsi birer insan duygusunu yansıtır. Ovidius’un şiirine göre, doğal
canlılar sayısında insan duygusu vardır diyebiliriz neredeyse ki bu pek
de yanlış bir benzetme sayılmaz. Ayrıca, nasıl ki bu dönüşümler
sonucunda geriye dönüş genelde mümkün olmazsa, klasik bir kaotik süreç
olan türbülanstan sonra bir garip çekicinin etkisiyle oluşan yeni
düzende de kaotik yapılara ilişkin "geri dönüşsüz zaman" ilkesi
gereğince eski düzene dönüş mümkün değildir. Bu durum daha sonra yine
Ovidius’un “Metamorphosis of Narcissus” adlı mitolojik öyküsünde
ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

Kamu yaşantısının kendisine göre
olmadığını düşündüğü için üstlendiği adli görevleri bırakarak kendini
tamamen şiire veren, şair arkadaşı Pompeius Macer’le birlikte
Yunanistan’ı dolaşan ve şiirleri, Orta Çağ'ın sonuna kadar Avrupa
sanatı ve edebiyatını önemli seviyede etkilemiş olan Ovidius’un
yaşamında fırtına (türbülans) dinmiyor, kaos devam ediyordu.
Çünkü İ.S. 8’de, bir zamanlar kendisini çok sevmesine rağmen,
İmparator Augustus tarafından devlete ihanetle suçlanarak bugün
Romanya sınırları içinde bulunan Tomi’ye sürüldü. Kültürlü Roma
şehirlilerin Dönüşümler ve onlarca kaba, eğlenceli, açık saçık şiirlerin
şairi olarak bahsettikleri “Büyük Ovidius”un sürgün edildiği yer
hakkında “başkentten çok uzak, barbarlarla dolu, Karadeniz’de korkunç
bir yerler”, İmparator Augustus’tan ise “tanrımız”
diye bahsettiklerini öğreniyoruz Anne Rice’ın Pandora adlı
romanından. Ancak bu tanımlamaların gerçeğe dayalı bilgilerden çok
onların beklentilerini yansıttığını tahmin etmek çok güç değil.
Ovidius, uzun yıllar boyunca
Tomi’de sürdürdü yaşamını ve kitapları bütün Roma’da yasaklanmış ve
toplatılarak yakılmıştı. Kitapçılarda ya da halk kütüphanelerinde onun
çalışmalarını bulmak olanaksızdı. Ancak entelektüellik açısından ender
görülen bir olgunlukla Ovidius’a ve onun erotik yazılarına büyük bir
sadakat hisseden edebiyata meraklı ileri görüşlü zengin soyluların
kendilerine ait Dönüşümler’in kopyalarını ya da Ovidius’a ait herhangi
başka bir çalışmayı yakmaya hiç niyetleri yoktu ki günümüze kadar
ulaşabildiler. Ayrıca söz konusu kitaplar, Roma dışında, söz gelimi
Atina’da ya da M.Ö. 189’da Romalılar tarafından serbest şehir ilan
edilen ve daha sonra M.Ö. 25’te tamamen Romalıların kontrolüne geçen
antik Frigya kenti Antioch’ta (bugünkü Antakya) son derece popülerdi ve
neredeyse her dükkanda kolaylıkla bulmak mümkündü. Popüler okumanın çok
moda olduğu ve parşömen ruloları olarak ya da el yazması kitaplar
halinde her yerde kitapların bulunduğu o dönemde, birçok kitapçı,
kitapları çoğaltmak için bütün gün çalışan Grek kölelerden takımlar
oluştururdu.

Taşlama ve kinayeyle ilgili gelişmiş bir anlayışa sahip
edebiyatsever aristokrat Romalıların, kendilerine hayatın güzelliklerine
sarılmayı öğreten ve hayatı için çok endişe ettikleri Ovidius’un
affedilmesi Roma’ya, evine dönmesi için talepte bulunmayışlarının tek
nedeni, korkuydu Pandora’ya göre. Bu korkudan dolayıdır ki dopdolu, iyi
eğitim almış Romalı beyinler olarak, birbirlerine güvendikleri kendi
küçük grupları dışında çok gerekmedikçe asla Ovidius’tan
bahsetmiyorlardı. Çok gerektiği durumlarda ise onun çok haklı
sebeplerden dolayı Augustus’tan ceza aldığını, birer Romalı olarak
imparatorun kararına saygılı olmak zorunda olduklarını ve onun bir daha
asla Roma’ya dönemeyeceğini çok iyi bildiklerini söylüyorlardı.
İçlerinden biri, Ovidius’un affedilmesi için gidip kendisi de bir şair
olan ve yazmış olduğu Ajax adındaki şiiri sonra iyi olmadığı
gerekçesiyle kendi elleriyle yakan imparatora yalvarmaya niyetlenecek
olsa, diğerleri bunun hala çok tehlikeli olduğuna dair kendisini
güçlükle de olsa ikna ederek vazgeçiriyordu. Ancak Baltık kıyıları gibi
Roma dışına yaptıkları seyahatlerin gidişinde Ovidius’a ulaştırılması
için kendi aralarında para topladıklarını ve bu seyahatlerin dönüşünde,
Ovidius’tan aldıkları haberleri meraklılarına ilettiklerini ve
edindikleri eski ve yeni çalışmalarının iyi kopyalarını birbirlerine
hediye ettiklerini ifade ediyor Anne Rice.
İmparator Augustus’un Daphne
şiirlerinin ilk versiyonu kendisine ait olan Ovidius’a sürgün edecek
kadar çok kızmasının sebebinin, adı kötüye çıkmış, -yine Pandora’nın
ifadesiyle tam anlamıyla bir yosma olan- kızı Julia’yla ilgili
olduğu hakkında bazı söylentiler dolaşıyordu o dönemde. Ancak
imparatorun kızının aşk hayatıyla Ovidius’un arasında nasıl bir bağ
olduğunu kestirmek çok da kolay değil açıkçası. Ovidius’un Romanya’daki
küçük bir köye sürgün edilmesinin sebebinin yazmış olduğu açık saçık
eserler olduğu ileri sürülmektedir ancak bunun hangi eseri olduğu
konusunda çeşitli fikirler mevcuttur. Bazıları, neredeyse herkes
tarafından Roma’ya hiç kimsenin beklemediği kadar çok şey verdiği
düşünülen İmparator Augustus’u sinirlendirenin Dönüşümler’de tanrılar
arasında geçen cinsellik hikâyeleri olduğunu iddia ederken, bazılarıysa
Ovidius’un erken dönem çalışmalarından, üç ciltten oluşan Aşk Sanatı’ndaki
dönemine göre (hatta bazılarınca günümüzde de) müstehcen bulunan
öyküleri suçlamıştır. Kaba ve basit bir dille özetleyecek olursak,
Aşk Sanatı’nın birinci cildi, erkeklere dişileri nasıl
tavlayacaklarından; ikinci kitap, tavladıkları dişileri nasıl ellerinde
tutacaklarından; üçüncü kitap ise dişilerin bu durum karşısında nasıl
davranmaları gerektiğinden bahsetmektedir:
Şuh bir kahkaha attı ve en
güzel, en içten öpücüklerini sundu kadın.
Öyle öpücüklerdi ki, sallandırır
Jove’un elinden çatallı bir şimşek.
Bir işkencedir, aldığı güzel
öpücükleri düşünmek o arkadaşın!
Aynı çeşitten olmaları ne acı!
Ah ne acı!
Daha önemlisi, bu öpücükler ona
öğrettiğimden daha iyiydi,
Kadın, yeni bilgilere sahipti
sanki.
Fazla güzellerdi –kötüye işaret!
Dili eşlik ediyordu her birine.
Hiç durmadı, öptü benim dilimde...

Doğal olarak bu üç kitap kendi
dönemi içinde skandal olarak yorumlanmış ve şairin sürgününe neden
olmuştur. Ayrıca eser, cinsel hazzın karşılıklı olması gerektiğini
savunduğu için de hor görülmüştür. Bu noktada, Amores’teki öykülerin,
toplumu, dolayısıyla da Augustus’un kızını kötü yönde etkilediği
düşünülebilir. Zira Augustus’un döneminde birçok ‘reform’
yaşanıyordu ve insanlar eski değerleri koruma uğraşı içindeydi.
Kısacası Caesar Auustus ve Ovidius arasında gerçekten yaşananların neler
olduğu bir sır olarak kalsa da; burada da, Ovidius’un yaşamını kaosa
sürükleyen garip çekicinin, imparatorun kızı gibi eserlerinden
etkilenen ve Shakespeare’in çok sonraları yazdığı pek çok tiyatro
oyununda olduğu gibi, “aşk” olduğu söylenebilir.
Ovidius’un yaşadığı dönem, Roma
yönetiminin inişler çıkışlar gösterdiği bir çağdır. Şiirlerinde, bu
çağın insanlarını bulmak, Roma yönetiminin bütün girintili çıkıntılı
boşluklarını görmek zor değildir. İnsanların, öteki doğa varlıklarına
dönüşmelerine yol açan eylemlerin hepsini, Romalı yurttaşların kişisel
ilişkilerinde aramalıyız. Bu şiirleri tarihin, kazıbilimin verilerine
dayanarak açıklamaya çalışırsak, karşımıza değişik yüzleri olan bir Roma
insanı dikiliverir. Özellikle gönül ilişkilerinde, sevgi olaylarında,
Roma insanının tutumu, davranışı çok ilginçtir. En yüksek düzeyde
bulunan yöneticisinden, en aşağı aşamada yaşayan bireyine değin Roma
insanı “sevişen varlık”tır diyebiliriz. Anadolu’da ilkçağdan günümüze
kalan ve Ferzan Özpetek’in filmine de konu olan şu ünlü “Roma
hamamları”nın kalıntıları arasında gezerken, ilkçağı iyi bilen bir
okuyucunun kulakları, sevişme eylemlerinden çıkan yürek gıdıklayıcı
seslerle dolar boşalır. Bunu Ovidius’un Dönüşümler yapıtında, diğer
yapıtlarından farklı olarak biraz daha değişik bir konu kılığında
görürüz. Zira Ovidius yalnızca insanları değil, tanrıları, tanrıçaları
seviştirmeyi de çok sever. En güçlü bir çapkının yapamayacağı bir gizli
işi, en beceriksiz bir tanrının, tanrıçanın başarıyla gerçekleştirdiğini
Ovidius’un sürükleyici diliyle, kimi yerde iç gıcıklayıcı biçemiyle
anlamakta güçlük çekmeyiz. Tanrılar, tanrıçalar, adeta yalnızca
çapkınlık için, birbirlerini baştan çıkararak sevişmenin tadını
yoğunlaştırmak için yaratılmış kişiliklerdir. Kimi yerde insan,
beklenmeyen bir hızla göklere ağar, kimi yerde en yüce sayılan bir tanrı
umulmadık bir düşüşle yerin dibine gömülür, hepsi sevişme, sevme
yüzünden. Bu karşıt eylemlerde, duygulanmalarda, insan denen varlığın,
bütün görkemiyle ortalıkta dolaştığı görülür.
Ovidius’un şiirinde duygu
bakımından hep karşıtların çarpıştığı unutulmamalı. Övme-yerme,
sevme-tiksinme, kıskanma-yeğleme, çekiştirme-yatıştırma, dikbaşlılık-uysallık,
alçaklık-yücelik, erdem-erdemsizlik, özlem-kaygı, güçlülük-zayıflık,
başarı-başarısızlık, beceri-beceriksizlik, güzel-çirkin, uyumlu-uyumsuz,
düzen-kargaşa, kozmos-kaos gibi sayısız nitelik, özellik. İnsan bu
sayılan nitelikler içinde iniş çıkışlar gösteren, daralan-genişleyen,
yükselen-inen bir varlık özelliği gösterir. Özleyen insan, özlediği
ortamda yaşayabilmek için, düşgücünün bütün olanaklarını kullanır. Komşu
kızına duyduğu derin sevişme isteğini yerine getiremeyen bir genç,
düşgücünün aydınlığında en erdemli tanrıçanın yatağına girme, onunla
tükeninceye değin sevişme olanağı ve kolaylığı bulur. Ovidius’un
şiirinde böyle tanrısal bir yatan-kalkan kişinin yorgunluğunu, gücünün
azalmasına karşın sevişme tutkusunun daha da arttığını sezeriz. Ancak
Ovidius’un yapıtlarının kaotik içeriği söz konusuysa, asıl, sonraki
yazımızın konusu olan “Metamorphosis of Narcissus” öyküsünden
bahsetmek gerekir.
Kaynaklar
Anne Rice (2007), Pandora
(Çev:İlkin İnanç), Martı, İstanbul.
Ovidius (1994), Dönüşümler
(Çev:İsmet Zeki Eyüboğlu), Payel, İstanbul.
|