|
Yazar: Boran Savran
|
Şubat
2010
Şevki
Parkın duvarında otururdu. Hakkında
hikâyeler anlatırlardı. Çok zengin olduğu, iş ortağı tarafından
dolandırıldığı, tüm mal varlığını kaybedince de kafayı yediğinden tutun
da, aslında ajan olup, burada deli rolü yaptığına kadar. Uzun saçlarını,
sakallarını, bıyıklarını, kaşlarını ayakkabı boyasıyla boyar, güzel
kızlara çapkın bakışlar atardı. Ayaklarının dibinde, sürekli kör ve
çirkin bir kedi yalanırdı. Parmaklarında, yüzük niyetine olsa gerek,
anahtarlık halkaları vardı. Herkes onun isminin Şevki olduğunu bilirdi.
Şevki, karton kolilerin üzerinde, bir battaniyeye sarılıp yatardı.
Gizlice içki içmek için, parka gittiğimizde görürdük.

Ankara’nın meşhur ayazını
gösterdiği bir kış günüydü. Ellerim mosmor okula doğru yürüyordum.
Parkın önünden geçerken Şevki'nin bir ateşin önünde hıçkıra hıçkıra
ağladığını gördüm. Dikkatli bakınca, yananın battaniye ve karton koliler
olduğunu anladım. Eviydi yanan. Ders zili çaldı. Koşar adımlarla okula
gittim.
Okuldan çıktığımızda, ateş başında
sadece Şevki’nin kedisi vardı. |