|
Yazar: Ömer Derviş
Çağlar |
Ağustos
2009
Türkiye’deki
Romanların Geri Kalmışlığının Vebali Kimin Boynuna?

Yaradılış
zamanı'nda Tanrı insanları kendi görüntüsünde yaratmaya karar verdi. Un ve
su aldı, hamur haline getirdi. Küçük insanlar yaptı. Pişirmek için 'tanrısal
fırın'a koydu. Fakat, başka bir işle uğraşırken onları unuttu. Fırından
çıkarmaya gittiğinde baktı ki yanmışlar. Böylece siyah insanlar yaratıldı.
Tanrı yeniden unla suyu karıştırdı, insan şekli verdi ve fırına koydu. Bu
sefer de fırında ne kadar kalmaları gerektiği konusunda endişelendi. Tam
pişmeden fırından çıkardı. Böylece beyaz insanlar oluştu. Üçüncü kez
denemeden önce zamanı ve saati yarattı. Pişirme süresini tam ayarladı. İnsan
şekillerini fırından çıkardığında gerektiği kadar pişmiş olduklarını gördü.
Hoş bir kahverengiydiler. İşte bunlar da Romanlardı...
Roman mitolojisinde geçen
gönül okşayıcı bu bilginin doğru olup olmadığı bilinmez ama bir gerçek
varsa, o da; kendilerine Roman denilmesini arzu ettiklerini bildiğimiz esmer
tenli bu vatandaşlarımızın geçmişten bugüne yaşadıkları çok büyük
sorunlarının olduğudur.

Yoğun bir Roman kitlesinin
bulunduğu Edirne’de yaşayan biri olarak, Romanların yaşadıkları sorunlar,
zihnimi her zaman meşgul etmiştir. Edirne’deki Roman nüfusu konusunda kesin
rakam verecek kadar bir bilgiye sahip değiliz. Ama Türkiye’de değişik
adlarla anılan ve yaşamakta oldukları kent ve kasabaların genellikle kenar
semtlerindeki gettolaşmış mahallelerinde, uygar kent yaşamın sunduğu
imkanların sadece çok az bir kısmından yararlanarak, kendileriyle özdeşleşen
birtakım uğraşlarla hayat mücadelesi veren iki milyona yakın Roman
yurttaşımızın olduğu söyleniyor.
Göçebe
bir yaşam tarzından geldikleri söylenen Romanlar, uzunca bir süreden beridir
de yoğun bir biçimde şehirlerde yaşıyorlar. Ama, şehirlerin insanlara sunmuş
olduğu sosyal, ekonomik, kültürel vesair medeni imkanlardan neredeyse hiç
yararlanamıyorlar. Yaşadığımız şehirden örnek vermek gerekirse; Osmanlı
Devletine bir asır başkentlik yaptıktan sonra, yüzyıllarca, dönemin gelişmiş
bir şehri olarak varlığını sürdüren ve Osmanlı’nın son dönemlerinden
başlamak üzere yaşadığımız köklü modernleşme akımlarının gelişmesinde adeta
kuluçka vazifesi görmüş önemli birkaç merkezden biri olan Edirne gibi bir
şehrin (üstelik) kent merkezinde yaşadıkları halde Romanlar, bütün bu
imkanlardan mahrum bir hayat sürdürmeye devam ediyorlar.

Edirne şehrinin, ekonomik
gelişmişlik açısından çok iyi bir yerde olduğu söylenemez ama, eğitim
seviyesi bakımından Türkiye çapında üst seviyelerde bulunuyor. Fakat Roman
çocukları, yaşadıkları, bir eğitim cennetini andıran memleketleri Edirne’de
doğru düzgün ilkokul eğitimini bile almadan büyüyerek ebeveynlerinin
kaderine razı oluyorlar.
Düşünün,
ta 1882 yılında açılan bir lise var Edirne’de; Edirne Lisesi. İstanbul’daki
Galatasaray ve Pertevniyal gibi ünlü liselerle yaşıt olan bu lise, açıldığı
120 yılı aşkın süreden beridir, sadece Edirne’ye değil, vermiş olduğu
batılı-modern eğitimle, Osmanlı döneminden bu yana tüm topluma hizmet
ediyor. Ama bu köklü okulun ve sonrasında burada açılan onlarca eğitim
yuvasının sunmuş olduğu imkanlardan neredeyse bir tek, bu kurumların yanı
başında oturan Roman çocukları yararlanmıyorlar.
Romanların, yüzyıllar
öncesinden gelen, ancak, geleceğe taşınmasının imkan ve anlamının
bulunmadığı köklü insani sorunlarının halli konusunda zaman zaman resmi ve
sivil kaynaklı çözüme dönük birtakım çalışmaların yapıldığı oluyor. Ama bazı
resmi ve sivil kurumlarının, adeta işin ucundan tutarak ortaya koydukları
heveskar gayretlerle bu köklü sorunun çözümü neredeyse imkansızdır.
Romanların, başta çocuklarının ve gençlerinin eğitimi olmak üzere,
saydığımız bütün bu insani sorunlarının çözümü noktasında devletin, olayı
Romanların kendisine havale etme kolaycılığına kaçması da mümkün değildir.

Her fırsatta, yetmiş küsur
milyon olduğundan gururla söz ettiğimiz Türkiye’nin nerdeyse iki milyona
yakın bir kısmı Romanlardan oluştuğuna göre; bu konudaki ilk ve en önemli
vazife, hiç şüphesiz, devlete ve devletin bu konuda güdeceği politikalara
paralel hizmetler yürütebilecek sivil örgütlere düşmektedir.
Politik,
kültürel, etnik ve hele, başka devletlerin dışarıdan burunlarını soktukları
uluslararası bir boyutu bulunmadığı için; Romanları rehabilite etme işinin
devlet için, esasen, o kadar da zor bir mesele olduğunu düşünmüyoruz. Bu
nedenle, devlet isterse; Roman çocuklarının eğitim sorunlarını çok kısa bir
süre zarfında köklü bir biçimde halledebilir diye düşünüyoruz. Bu konuda
yapılması gereken; Roman kökenli vatandaşlarımızın yaşadıkları kent ve
bölgelerde uygulanmak üzere, çok kapsamlı ve köklü bir eğitim hamlesinin
başlatılması ve somut neticeler elde edilinceye kadar da bu çalışmaları,
deyim yerindeyse, inatla sürdürmektir.
Roman vatandaşlarımızın
yıllardan beri yaşaya geldikleri yoksulluk ve cehaletten kurtulabilmeleri ve
içinde bulundukları geri kalmışlık çemberinin kırılması için devleti ve
toplumun ilgili tüm kesimlerini harekete geçirip duyarlı bir hale getirme
konusunda Roman derneklerine de çok büyük görevler düşüyor. Bilhassa Roman
derneklerinin; temsil ettikleri Roman kitlesinin, yaşadıkları şehirlerdeki
medeni imkanlardan çok daha fazla yararlanabilmesini sağlamak için var
güçleriyle çalışmaları ve mutlaka ama mutlaka yetişen yeni neslin en azından
temel eğitimden geçirilmesinin temini için varını yoğunu ortaya koymaları
şarttır.
Bu
konuda anlamlı bazı çalışmalar ortaya koyan Roman organizasyonlarının
takdire şayan gayretleri oluyor. Ama yetmez. Roman kökenli yurttaşlarımızın
kültürel değerlerini, kendi gelenek ve göreneklerini koruyarak, ama,
Ülkedeki herkes gibi kendilerine de sunulan her türlü imkandan
yararlanabilecekleri bir bilinç düzeyine gelmeleri ve bu durumu toplumun
bütün kesimlerine kabul ettirecekleri güne dek; Roman kardeşlerimizin ve
onların oluşturduğu kuruluşların bu konuda yaptıkları ve yapacakları her
şey, Roman kökenli olmayan biz Roman dostlarının nazarında hep yetersiz
kalacaktır.
2005-2009
©
http://indigodergisi.com
Dergimizin linkini kaynak göstererek alıntı
yapabilirsiniz. |