Yazar:
Selamat Vefa
|
Temmuz 2009
Unutulan Kadın
Ninni yavrum ninni…
Büyük yavrum ninni…
Arzu yavrum ninni…
Ükde yavrum ninni…
Dünya o kadar
güzel olmayan canavarın yağlı teni gibi dalgalanır, parlar,
kulağıma önce hiç duyulmamış gürültüler duyulur, ne olduğunu bir
türlü anlayamıyordum. Güya yer altı borusunun bir yerine
tıkanmışım, bir tarafta boğazıma hava yetmiyor, başka tarafta
cansız ayaklarımı girdap ipleri çekerek gittikçe
güçsüzleşiyordum. İçimden bir şeyden korktuğumu, bu belli
olmayan durumda nasıl davranacağımı, bu mağdur duruma nasıl
düştüğümü bilemiyordum.
Bileğime birkaç iğne yaptıkları günden beri kendimi unutmuşum,
vücudum,
tenim
doktorların elindeydi, sadece etrafımda olup
bitenleri duyup, anlayıp yatıyordum. Gerçi görmemiş olsam da
doktorların elinde parlayan şeyleri, bıçakları hazırlamış
olduklarını, etraftan duyulan gürültü, tıkırtı vasıtasıyla
anlıyor, nedense çocukluğumdan bıçak, makastan korktuğumu,
babamın bıçakta amansız güç var, gözden uzakta olması daha
iyidir, dediğini hatırlıyordum. Aslında kötü şeyler, kötülüğün
kaynağı nerede? Neden iki insan da kötülüğe eğilimlidir.
Benim
için zaman kavramı, anlama hisleri durmuş gibiydi. Kalbim küt
küt atıyor, ta peşimden kara kalabalık sürekli yaklaşıyordu: kov
onu… mahalleyi haram… harabetti… sözleri kulağıma duyuluyordu.
Doktorlar ölmemem için kah kalbimi kontrol ediyor, kah tekrar
iğne yapıyor, kah ölmediğimi anlamak için yüzüme
vuruyorlardı.
Ama
ben kim olduğumu unutmuştum.

Doktorların büyük bıçağı işe girişmiş, döne döne müthiş
faaliyetini yapıyor, gittikçe toy vücuda yaklaşıyordu. Bana ise
hava yetişmiyor,
kıvranarak
ağrımı sessiz açıp yumup birisini yardıma çağırıyor hemen bu
işkenceden kurtulup serbest, hür soluk almak istiyordum. Hava
yetişmiyor, boğuluyor, gittikçe güçsüzleşiyordum. Ağrı ile suya
düşmüş, eli ardına bağlanmış insanın durumunu düşünün. Soluk
almak için çırpınıyor,
debeleniyordum. Onun durumundan beter idi
benim halim, buraya ne zaman gelmiştim, hangi dünya bu, diye
düşünüyordum. Çevreden garip gürültü, patırtı, garip inlemeler
duyuluyor, büyük bıçak gittikçe hızlanıyordu, tekrar babamın
bıçakta kötü güç var dediğini hatırladım, debelenip kendini her
tarafa vuran bebeğe dehşetle yaklaşıyor… yaklaşıyordu… onun
yumuşacık kulağını koparmıştı. Ben kulaksız kalmıştım.
Etrafta dehşetli gürültü başlamış, güya yüzlerce adam feryat
ediyor, elalem ve ben bir yerde durmadan dolaşıyorduk, güya
yüzlerce zil çalıyordu... Derken pat diye cehenneme düştüm. İşte
cehennem ateşlerinde daha bin yıllarca yanacağım, günahla
sarılmış tenim nice yüz bin yıllar boyu kokacak.
Kim
olduğumu unutmuştum. Dünya sustu, düşündüm ki, eğer ölmüşsem,
cehennemin ortasına düşmüş olabilirim. Belirsiz gölge başımın
üstüne gelip, alnımı soğuk elleriyle okşadı. Bir garip oldum.
Ses çıkarmadan birden bire “Selamün aleyküm” dedim, bu sözcüğü
dilimle belirsiz başka dünyalarda yanılmış şuurumla söyledim.
—
Selamün
aleyküm, kızım.
Ben şaşakalmıştım,
beş sene önce vefat eden babaannem yanıma gelmişti. Tekrar
tereddütlendim, kimdi o, babaannem miydi?
—
Nasıl olsa kendi istediğini yaptın
ha.
Evet,
öyle oldu demiş gibi cevap verdim.
—
Çok yanılıyorsun yavrum, ben sana
ne demiştim?
Babaannem ne
zaman, nerede ne demişti, hiçbir şey anlamıyordum, beş sene önce
vefat ettiyse ne zaman bu hakta konuştu. Ölmüş olduğuma kesin
inandım, babaannem beni insanlık denemesine, Münker Nekir
sorusuna hazırlık yaptırıyordu. Yüzüme bir kaç damla yaş
damladı, başımdaki gölge ağlıyordu, garip durumuma bile gölge,
kalbi olmamasına rağmen dayanamıyordu.
Büyük
bıçak ise gittikçe hızlanıyordu, ayaklarını birbirine vuruyor ve
bir vurma ile vah… hh… ah, canım... ağrı…dı… benim elini
koparmıştı.
Ben
elsiz kalmıştım.
Sonra
hiçbir şey duymadım, dünya sessizliğe kapanmıştı. Güya su dibine
batıvermiştim, içimde bir şey titredi, kulaklarımdan ayak ve
parmaklarımın ucundan minicik balonlar
atılmaya başladı.
Su
dibinde iki alem ortasında kalmıştım, işte hiç anlaşılmaz bir
olay karşısında. Sonraki kaderim kaderin ne olacağını
beklemekten başka çarem kalmamıştı. (Ah zavallı yaya adam, bütün
ömrü beklemekten ibaret olan insan). Büyük bıçak ise tamamen
kudurmuş, tavır ile acele etmiş ve menziline gelmişti. Dışarıdan
mı, başka bir yerden mi radyonun sesi duyuluyordu, ben sana
kendimi feda ederim, sözleri kesilip kulağıma duyuluyordu.
Kurban olmak nasıl olur, insan hangi durumda kendisi gibi başka
bir insana kurban olmak ister? Ruh koparıldığında neden insan
kendini feda etmeye çalışır? Onda nasıl bir
Şuursuz vücudum ile yalvardım: Tanrım, döndür o bıçağı, eğer
diri kalırsam sonraki ömrüm onun olsun. Ne istiyor o? Mal mı,
can mı, hepsi onun olsun, yalnız peşimi bıraksın o kanlı bıçak…
Kötü bıçağa kendim isteyerek gelmiştim, kendi ayağımla
gelmiştim. Gitsin bu ülkelerden gitsin.
Beni
kimse duymuyordu. Tanrılar yüzünü çevirmiş, beni unutmuşlardı.
Bıçak da gittikçe büyüyor, bebeğin ayaklarını, başını, kalbini,
böbreğini, minnacık etlerini kesiiip kesiiip atıyordu. Ben yine
yeniden bayılıverdim.
Dünyanın sessisliği milyon seneye kadar sürdü. Dünya çok
şamatalar yaşadı.

Ben
yine kim olduğumu unutmuştum. Birdenbire başsız, ayaksız,
kalpsiz kalmış, rüzgarda sesinden başka bir şeyi olmayan boş bir
kutu olmuştum. Kurban olmak duygusu da terk etmişti. Aniden
sönük gözlerim açıldı: şuurum temizlendi, dünyalarda serseri
gezen aklım dönmüştü. Bu dünyada otuz senedir var olan aklım.
Kendimi tanıyamadım, kimdim ben, bu yerlere ne arıyordum. Bu ben
değil, bu başka bir ben. Size bir sırrı anlatayım mı? Benim
içimde asıl kılıklarımı bu dünyadan gizleyen onlarca adam
yaşıyor. Geçen ömrüme bakarak kah o kılık, kah bu kılık üstün
gelir, beni kendi yoluna geçirmeye çalışırdı.
Eğer
ben bir memleketin padişahı olsaydım garip bir yasa çıkartır,
her on yılda insanların adını değiştirmeye emredecekti.
15
Ocak 1992 Saadet
15
Ocak 1992 Saltanat
15
Ocak 1992 Memleket
15
Ocak 1992 İbadet
Gerisi lazım değil. Kıyamette kılığa gerek yok. Seneler geçince
insanın 1982 yılındaki kapasitesiyle 1992 yılındaki kapasitesi
arasında yerden göğe kadar fark olur. Eğer benim yasam
uygulanırsa, bazı iyilik ya da cürüm hangi çağdaki adama ait
olduğu kolayca anlaşılır. Güya sonbahar çökmüş çölün ortasında
yatıyordum, gökyüzünda yıldızlar çiçekler gibi açmış, vücudum o
çöl gibi, dünya gibi eski ve bomboştu, kanlı gömleklerim
sallanıyor, sanki ebedi rüzgarlar egemendi burada. Çok uzaklarda
rüzgarlar uyanıyor, kulaklarıma belirsiz sesler duyuluyor, bana
göre bozkır mı, gökyüzü mü ah çekerek etrafımda dolaşıyor,
alkışlıyor, dans ediyordu.
İnsanoğlunun
o eski dünyanın, sonbahar soğuğunda titreyen varlığın bir
parçası olduğunu anlıyor, sıkıntı içinde olan gönlümü büyük bir
rahatlık çevrelemişti. İşte gamın hiçbir şey olmadığını,
kendimin kim olduğumu hissettim.
Ben
dünyayı görmeye başlamıştım, ilk defa ölümden uyanan gözlerim
bileğimdeki zinciri gördü: Allah’ın işine bak ki, hala
cehennemdeyim, zincirbend olduğumu düşündüm.
Evet,
bu altın zincir ya, takacakmışım ziyafetlerde yine rahat ederek
geceleri iyi uyuyabilirim, endamımı güzel tutarak fazlalıklardan
arındırayım diye mi buradayım?
Midem
bulanmaya başladı, bu dünyayla asla görüşmek istemiyorum. İçimde
ne varsa, hepsini hatta uzurlarımı, kalbimi de kustum. Bütün
vücudumda korkunç bir ağrı uyandı, bütün
tenim otuz senedir var
olan o vücudumun her noktası, her azası bebek için yas
tutuyordu. O kanlı olaylar başlayınca odada ihtiyar sıçan,
burada gezinen mavi gözlü hizmetçi kadın tas kaldırıp kapıya
gitti. Onun odada aldırışsız eşyaları gürültüyle temizlemesinde,
kaygısızlık, kibir, kayıtsızlık vardı. Hizmetçi sanki kadın
değildi. Tastan boğuk sesler geliyor, kız mı oğlan mı olduğu
belli olmayan (27 Mayıs 1997’de doğan çocuğum) parçalanmış,
ayaklarını, ellerini, başını bulamadan aralıksız ağlıyordu.
Bebeğin azaları benim kanımla yıkanmış, tasın bir yerinde kan
kusup yatıyordu.
Ben
çabucak kurtulmak, buradaki kendimi (28 Mayıs 1997) unutmak
istiyordum. Hizmetçiyi çağırıp beni arabaya kadar uğurlamasını
rica ettim. Hizmetçi sert gözlerini kısarak bir süre baktı ve:
—
Daha akşama kadar yatmalısın.
Kuvvetin yok ya!
—
Ben de başımı salladım.
—
Canına acımıyor musun?
—
O zaman hastaneye ait giysileri
çıkar. Parasını öde.
Giysi
dediği neydi: o mal mı, ya da can mı diye düşündüm.
Dışarı çıktığımda
güneş ışınları parlıyor, ağaçlar patırtı yaparak hastane
duvarlarına vuruluyor, dalları pencereleri tırmalıyordu.
Hastane ise hiçbir şeyi bilmemiş, görmemiş gibi sükutla
gözlerini dikiyordu. Çağlayarak akan sular, adamların kalbinden
katmış yer, parça parça bulutlarla gökyüzü bir yeriyle bozkırı
hatırlatıyordu.
Ayak
üstü durduğum için olsa gerek ağrı daha da artmış, bütün vücudum
yolup alınan küçücük vücut için dünyanın en köhne, en hüzünlü
yasnamesini söylüyordu. Yine gönlüm, midem bulanmaya başladı,
yine hastane duvarı, pencereleri hiçbir şey olmamış gibi
gözlerini dikiyordu. Tekrar bayılmaya başladım, kulağıma garip
sesler, “nasıl olsa kendi istediğini yaptın” diye sözleri
duyuluyordu.
Ben
tekrar kendimi unutmuştum. Kim olduğumu hiç hatırlayamadım. |