|
Yazar:
Nodira Jumaniyazova
|
Temmuz 2009
Tırtıllar
Ressamın Rüyaları

Tırtılın kıyamet dediğini, Usta kelebek,
der.
~
R.Bah (Yalanlar)
Yine kendi resmimi
çizmeye başladım. Benzemedi. Belki de dışarıdan bakan benzetir.
Evet, bir noktaya kadar benziyor ama bu ben değilim. İlk
bakıştaki bu benzeyiş, ressamlıkta zirveye ulaşamadığımdan...
Yoksa bu görüntüde ben olmalıydım. Bu yüzden onunla konuşmayı
istemedim. Gözlerindeki yabancılık resme devam etmeme engeldi.
Tekrar parçaladım. Bu kaçıncısı? Hesabını kaybettim. Doğrusu hiç
bu manada saymaya alışmamıştım. Cebimdeki, cüzdanımdaki parayı
bile doğru-dürüst sayamıyordum... Rakamlarla bir türlü dostluk
kuramıyordum. Kendi cep telefonumun numarasını bile bazen
hatrımda tutamıyordum...

Ama sayamasam da
biliyorum ki, yanlışlıklarım sonsuza kadar uzanıyor... Bu defa
kendimi tamamen kaybetmiş gibiyim. Bu mahzunluk, üzüntü beni
derinden etkiledi.
Yaşamaktan bıkmaya
başladım artık.
Kurşunkalemi
ellerim tutmuyor. Başka çalışmaya dayanamam. İçten gelen bir
öksüzlük ile kendime sordum: Hani nerede o doğru Yol, peki,
nerede?
Sabaha doğru
pineklerim… Telaşlı uykum ne kadar sürdüğünü bilmem, ama
karmakarışık rüyalardan dinlenemiyorum, yoruluyorum. Saçlarım
ıslanmış, vücudum titremekteydi. Bu neydi? Hatırlamaya çalıştım.
Acaba okuduklarım birer birer canlanarak rüyama mı girdi, yoksa
bambaşka bir hayat mı? O yabancı hayatta kimlerle yaşadım?
Tırtıllar. Tırtıllar. Yavaş yavaş rüyamın bazı sahneleri
şuurumda canlanmaya başladı. Sadece uyandığımdan şimdiye kadar
rüyamın ruhumda bıraktığı hâl bütün varlığımı mahvetmişti. Eski
bir yaşamdan kalmış kaygılı ama pırıltılı bir hatıra gibiydi
sanki. Özlemler, araştırmalar, özetlerden yaratılmış olan
hikmetti bu.
Fakat tırtıllar
kim, nasıl bir önemi var onların bu hayatta? Tırtıllar. Onların
çoğu yaşamaya dayanamadan kelebeğe dönmek arzusuna eremeden
yorulup-küçülüyorlardı. Ne tuhaf yaratıklardı!

Tuztepe. Burası
zengin yemek çeşitleriyle dolu. Her türlü lezzet var. Burası
sıcacık çürümüş yapraklar buradaysa saman çürükleri kat kat,
orada bir parça da olsa pamuk katı bile var.
Ben bu ortamı
sadece dıştan mı izliyorum yoksa kendim de onlar gibi tırtıl
bedeninde mi yaşıyorum? Dikkatimi toplamaya çalışıyorum...
Görgüsüz bir
tırtılın içinde yaşayarak, ne zorluklar görmedim ki. Çevremde
her çeşit, şişman-zayıf kurtlar, ıslak ciltli kurtçuklar,
minicik minicik mikroplar da yaşıyor.
Burası yaşam için
çok kolay bir yer aslında, fakat burada kitap haline getirilmiş
bir anayasa yok, ama akıllı mevcudatların hepsi, bildiği
kanunlara uygun yaşamak zorunda. Bu kanunlar kocaman ve akıllı
haşeratlara, iğrenç şişman kurtlara hizmet eder, onları korur.
Ama acınası ve elleri uzun bu zorbalara heves etmek te zordur.
Onlara destekçi olan yazılmamış kanunlar, Tuztepe'nin
en güzel taraflarından istifade etmeleri için, en sıcak, en
yumuşak, yerlerde yaşayabilmeleri en lezzetli yemeklerle
bölgelerinde beslenerek yaşamak imkânını verse de, bunlar için
yaşayabilmek için vicdanı kurban etmek gerekiyordu…

Az önce yırtıp
attığım kendi çizdiğim resim karşısında zorluk çekmeye başladım.
Çünkü o resim artık bir şahsiyete bürünerek bana bakıyordu ve
vicdanımı sorguluyordu. Evet, o bana benzediğini biliyorum, ama
gözlerinin derinliklerinde saklanan kibir aramızdaki tek fark…
Evet, sen kendini
dünyadaki en alçakgönüllü insan sanıyorsun, öyleyse bendeki bu
kibir nereden geldi, peki? Senden bana geçtiyse suç kimin?
“Söyle, cevap ver
– benim ne suçum var?” diyordu o.
— Parça parça
etsem de dilinden zehir damlıyor ya?
— Unutma! Ben
senim! Seni de birkaç defa parça parça etmediler mi zaten? Senin
dilinden bal mı damlıyor? Oysa bende senin kendinde tanımadığın,
istemediğin çok şeyler var, hayaline bile gelmeyen huyların var.
Sen ise beni suçlu buluyorsun.
O haklıydı. Ama
cevap vermedim. Sustum. Belki bu da kibrimdendi.
***
Bu gece de beni o
garip dünya her zamankinden çok kendine çekti. Kaçmak artık
elimde değildi bu gece hayatından. Bu tuhaf Tuztepe yaşamından.
Dahası, alışmaya başladım bile bu garip maceraya…
Kelebek tırtılları
Tuztepe’nin nüfusu en az olan yaratıklarıydı... Onlar çoğunlukla
tepenin kenarlarında, dış âleme yakın bölgelerinde
oturuyorlardı. Onlar çılgıncasına, Dış Âlemin temiz, hoş kokulu
havasında, güzel kelebeklerle birlikte nefis güllere konarak,
harika kokan çiçeklerden bol bol bal almayı, mutluluk içinde
yaşamayı arzu ediyorlardı. Onların çabalarına ben de eşlik
ettim, onların ızdıraplarıyla, özlemleriyle,
arzularıyla yaşadım…

Sabah olunca ben
bu yaşam sahnelerini hatırlayıp, ansızın daha fazla resim
çizmeye heveslendim. Neşe ile en sevdiğim yer olan, bahçenin
köşesindeki vişne ağacının altına oturdum. Çizmeye hazırlandım.
Sanki sevgilisini bekleyen âşık gibi heyecanlanıyordum. Bu anlar
benim için her defasında büyülü esintilerin, esrarlı keşiflerin
başlama zamanıydı. Çevremdeki her şey zevk veriyor, bahar
rüzgârı sanki vişne ağaçlarına mutlu, mutlu şiirler
fısıldıyormuş gibiydi. Beyaz nefis çiçeklere, heyecanlı
serçelere öyle neşeyle bakıyorum ki…
Gözlerim ansızın
bahçe kenarından akıp gelen küçük ırmağın suyunda salınarak
yüzen hazan yapraklarına takıldı. Daldım... Ağaçların var
gücüyle yaşama özlemi ve acelesiyle açan çicekler, altında akan
ırmağın üzerinde perişan bir şekilde akıp giden hazan yaprakları
düşüncelerimi karıştırdı. Hüzün sarısı yaprakların kederli
inlemelerinden suyun yüzü çamurlu gözüküyordu. Sonbahar neden
hiç bırakmıyor ruhumuzu? O hep ruhumuza mahzun mektuplar
yolluyor durmadan…
‘Yaza inanma!’
diye uyarıyor adeta her zaman.
Nasıl işe başladım
– bilmem. Yüreğimdeki bütün üzüntüler, dertler kâğıt üzerine
dökülmeye başladı. Alnımda çizgiler yok, ama sanki bir günde
onlarca yaş ihtiyarlamışım. Neden? Hangi ifade, yüzüme kazıyor
bu seneleri? Kağıttan yine bana düşünceli, mağrur gözler bakmaya
başladı. Kendi gözlerimden soğukluk akıyordu yine kalbime.
Elmacıklarda yansımaya başlayan yalnızlık, yabancılık beni
benden uzaklaştırıyor, kalemimi titretiyordu.
Çizmeyi bıraktım.
Görgüsüz, kaba olduğundan acı çeken tırtıllar gibi başımı eğip
oturdum. Bu kadar acizliğe bürünmemden ilk defa kolaylık, içten
bir huzur duydum. Batıni bir hafiflik. Düşüncem yine onlara
gitti...
O köhne tepe!
Kaçıncı defa
kendimi sorguya çektim: Onlar nasıl bir yaratık? Onların kelebek
doğası, kendilerini devamlı ve güçlü bir şekilde Dış Âleme çekse
de, aynı zamanda tırtıllık kabukları bu tepe şartlarına boyun
eğmelerine mecbur ediyor ya! Onlar ömür boyu Beyaz ve Siyah, Sağ
kıyı-Sol kıyı, Arzu-Dilekler ve İmkâniyetler arasındaki
zıtlıklar, ayrı fikirler, karmaşıklıklar içinde acılar çekerek
yasamak zorundaydılar. İnanın, onlar kurtçuk ve mikroplara bazen
heveslenirdi. Çünkü onların içinde uçmayı isteyen, temiz havayı
özleyen, pis kokudan sürekli olarak kusan kelebek yoktu! Ne
büyük kolaylıktı bu ya! Evet, inanın, ki, bu da bir arzu etmeye
değer mutluluktu.

Pis yiyip te, balı istemek, çürük samanda uyuyup ta, gül
yaprağını arzu etmek, çirkin kurtçukla yaşayıp ta, harika
kanatlı güzel kelebekle nefis
çiçekler arasında uçmayı çıldırasıya istemek ne kadar zor
olduğunu tasavvur edebilir misiniz?
Tırtılların
bazıları ömür boyu savaşlar, hayatta değişiklikler yaratmak,
büyük devrimler hakkında boş sözler soyluyordu. Bazen de
üzüntülü bir kılıkta bu Tuztepe’nin şefkatsiz adaletsiz
kanunları, zorbalıklar hakkında şikâyet ederlerdi. Onların hepsi
kelebeğe dönmeyi arzu ediyorlardı. Bu nasıl felaket, nasıl
trajedi, nasıl bir destandı?
Onları Bilgelerin
hükmüne bıraktım.
Bilgeler,
Bilenler! Bu sakat mahlûkların aptallıkları için, Yaradan’ın
onlar üzerinden yapmış acı alayı için gülünüz! Onlar buna layık.
Fakat bu öfkeli
cezaya uğrayan mahlûkatların bu kaderine azcık şefkatle bakın.
Onlar bunu da hak etmişler. Ve unutmayın ki, bir gün onlar
nihayet hiç tereddütsüz kelebeğe dönüşünce size de acıyacaklar.
O zaman siz de
buna layık olacaksınız. Aslında şimdi de. Şimdilik onlar en ucuz
oldukları için en ahmaklar, aşırı akıllı oldukları için en
tuhaflar, onların her attıkları adım DIŞ ÂLEM in kurallarına
uygun da, ama bu Tuztepe kurallarına aykırıdır! O yüzden onlar
günahsız günahkâr, suçsuz cezalıdırlar.
Eğer onlar bu
tepenin kurallarıyla ‘anlaşarak’ adım atmaya mecbur olurlarsa,
içlerindeki kelebeklerin bu varlık DIŞ Âlem gerçekliklerine
aykırılığı hakkında durmadan itirazlarına, vicdanlarının
çığlıklarına dayanmak zorunda kalırlar. Nasıl korkulu bir kader?
Aklım karıştı. Kulaklarım çınladı. Rüyalarımın büyülü etkisi
benim varoluşumu ast-üst etti. Kâğıttan bana bakan gözler daha
öfkeli gözüküyor. Bir kez daha resmimi parçalamaya başladım.
Parçaladım. Bütün hatalarımı yanılgılarımı parçalamak istediğim
gibi parça parça ettim, attım.
Yanlışlık nerede?
Oysa Varlık ve Ben öfke için değil, şefkat ve sevgi için
yaratılmışız... Yoksa yaratılmanın, var olmanın manası ne…
Kendimi öbür âlemde çizersem olmaz mı? Belki orada iyice
anlayacağım. Bu tuhaf varlık Esrarını anlayan anım ise –
besbelli bilirim ki, işte o beni kavrayan rüyalardan kurtuluşum
olur.
Bu köhne tepe.. Bu
büyük ve dramatik bir sahneden her yaratık, gönlünde böylesine
bir arzu taşımasına rağmen, sadece kendi rolünü oynayarak
geçecektir.. Mecburiyet ve zaruret şartlarının şefkatsiz,
acımasız çelmesi onların kendi rollerini oynamaya, aşması lazım
olan kaderlerine uyduracaktır.
Hey, şikâyeti
sevenler, bu işkencede de adalet hem de hikmet vardır belki? Bu
adalet varlığımızın ilk basamağında size bildirilmezse bu da
onun yok olduğunu anlatmaz ki!
Hey, boş söz
satanlar, dillerinizi, elleriniz, ayaklarınızı, her şeyinizi
biraz durdurup, kendinizi zor olsa da az bir zaman için susturup
ta sonsuz Büyük Sükûnete kulak veriniz... Bu varlıkta her şey
değersiz, çünkü ölümde durumun devamıdır... Ve her şeyin değerli
bir yeri var. Çünkü bu durumda Canınız – biricik tatlı canınız
CAN! Her şey püfür püfür ve aynı şeyler aynı zamanda önemlidir,
temizdir de.
Aykırılıklar
yüzünden içten en çok üzülen, dıştan aptal kabul edilen tırtıl
ama iç dünyasında kelebek olanların varlığı nedendir? Hani
Yaradan’ın ne hedefi vardı bundan, diye soruyor musunuz?
Bu Köhne Tepe!
Bilenler! Size bu
Tepenin hangi yönünü söyleyeyim. Mutluluğunu mu, ızdıraplarını
mı, alayını mı ya mizahını mı?
Tepenin bütün
mahlûkatı, pislikleri ve çürük samanları, sıcaklık ve
soğuklukları, suçları, acı kazaları, yüksek cevherleri,
mutlulukları, gülücükleri ve gözyaşlarının, zorluklarından, bu
karmakarışık Cereyandan ne fayda, ne Hikmet var?
Bilgeler,
yaradılışın kendi mi Hikmet? Sonsuz Arayışlarda mı yoksa
Hikmet.. En önemli soruya en önemli cevap bulunduğu anda Varlık
ve Yokluk ortasında fark almayacağından mı bu Hikmet? Bu Manayı,
bu Hikmeti bir kelime veya dünyalarca kitaplarda anlatmak mümkün
mü acaba?
Ve Anlatmak lazım
mı? Onu kalıplara koymak da bir aptallık değil mi aslında? Zaten
burası kalıplar, kaba kabuklar, sahneler ve roller dünyası
olursa ince saklı Manaları buranın sözlerinde bile anlatmaya
çalışmak boşuna yorulmak değimli? Ve bu derinliklerde,
arayışlarda bulunmak, buna hayatını vakfetmek, hem bu konuda söz
söylemek de saçmalamak değil mi? Oysa Sabahların olması,
şimşeklerin çakması, Fırtınaların yaklaşması hakkındaki görüşler
de boşuna zaten. Sadece aptal kelimeler. Şimdi benim de
tırtıllar gibi bunu anlamam lazımdı. Belki onlara anlatmanın
zamanı gelmişti bunu.
Ya Şimşek çakarsa
fırtına koparsa sisi ve hüznü yerinden söküp atacak - sadece
afet, felaket olacak, ama sis ve hüzün buralardan asla
kaybolmayacak.. Sabah gelir – bu tepenin sabahı, sonu yine gece
olur. Ve gecenin karanlığı çöktüğünde gecenin ne suçu var ki?
Gerçek sabah Varlık âleminin başından beri, uyanık gönüller de
olagelmiyor mu zaten? Onu bu tepede aramak boş. Ama DIŞ ÂLEME
ulaşan yürekler ebediyen aydınlayacak o Sabahta. Yüreklerinizin
sınırsızlığında her Sabah aydınlandığında büyük Sağanağın yeni
derecesinde bulunursunuz. Ama Tuztepe'de
ise tırtıl gibi yaşam sürenlerde sizlersiniz. Daha aşağılara
inmek, imrenilmesi gereken olay değil. Çünkü O sabahın bu
sabahtan farkı burada zaten.
AMA! Öylemi
Tırtıllar için o zaman hiç gelmeyecek?
Aslında saf
hakikatleri anlayabilen tırtıllarda olmustu tarihte. Sayıları
çok az olsa da. Şimdi buralarda Tuztepe şartları ve Dış Âlem
kurallarının arasındaki farkın daha arttığı ve olayların son
noktaya yaklaştığı anlarda daha çok yürekler Sarnağın yüce
derecelerinde bulunmaya baslarken, sonsuz yasalara göre
değişikler gözükmeye baslamış. Onların belirtisi her kese
gözükmez elbette. Zaten felakette faydayı, kazada başarıyı,
ölümde hayatı göremiyorlar çoğunluklar. Ama emin olun ki,
Tuztepenin hangi kat, hangi şartında yaşarsanız yaşayın,
yaratıcının mülkü olan gönüllerinize sabahıda, geceyi de,
lezzeti de, azabı da Onun kendisi verecek. Dışınız ise bu
Tuztepenin. İç dünyanızı dış dünyaya göstererek alay konusu
olmak niye? Kelebeğinizi zamanı gelmeden sislere çıkarmanızın
Anlamı ne? Onu serbest bırakarsanız o bu tolu ve pis havada
uçamaz yürüyemez bile..
Kelebek DIŞ âlemde
iyice uçar, yaşar.
Fakat bu
Tuztepe’den nefret etmeye hakkınız olmadığını da fark edin.
Zaten o da Yaradan’ın mülkü. Dışınız - kabuklarınızla bu tepenin
lezzetlerinden istifade edin, içinizdeki kelebeği ise esir tutun
şimdilik. Zaten hangi şekilde olursa olsun yaratık olmanın
manası bu lezzetlenmektir. Lezzetlere ermek için çalışarak
mükemmelleşiliyor.
Tuztepe’nin
yaratıkları da. Yaratık ne kadar mükemmel olursa aldığı lezzette
daha büyük olur. Ve çok güzel bir kuralı daha anladım ben bu
rüyalarda hayatıma dair, tırtıllar uzaklardan olsa da bir
birlerinin içindeki kelebeği görüyorlarmış! Belki kokusundan,
belki de ışığından farkı yok ama kabul ediyorlar çağrılarını,
ne zaman ne mekan engel olabilir kelebeklerin buluşmasına. Onlar
tanıyorlar birbirlerini ve şimdilik belli genel değişmeler
olduğundan dolayı onların arası daha sıklaşmaya başlamış,
sırtındaki tırtıl kabuğuna rağmen onlar bir birini içindeki
kelebeklerin çıkardıkları sesten tanıyorlar, seziyorlar, uzak,
çok uzaklardan olsa da işitiyorlarmış sessiz seslerini!

Ve hepsi varoluş
zamanı gelince tohumluk, kurtçukluk basamaklarını aşarak, tırtıl
olacaklar. Sonra. Değişmez kurallara göre bir gün kelebeğe
dönecekler, herkes ve her yaratık. Tuztepe de buna dâhil. Ve bu
iş için kalan zaman çok kısaldı. Rollere, kabuklara, seslere,
sözlere ihtiyaç kalmayacak Gün gelirse Tuztepe de kaybolacak,
zaten piyes bittiğin de sahneye de ihtiyaç kalmaz ki.Şimdiyse,
önümdeki kağıtta canlanmış olan, dünyanın
garip yaratıklarına hitap ediyorum Haydi artık anlayın,
kendinizde saklı hikmeti ve size lütfedilmiş merhameti. Zamanı
geldi. Kabuğunuz ve içinizi o gizemli ve mükemmel dengede,
tutmak sanatını öğrenin.
Başarın bunu.
Burası Tuztepe
olsa da, yalanlar sahnesi, sahtelikler mekânı olsa da, siz bir
kendi ihtiyaçlarıyla beraber, bir beden ve bir cevher (canla)
yaratılmışsınız. Fakat yaratıcının bildiği malum güne kadar dış
Âleme dönünceye kadar, siz burada varlığınızı sürdürmeye
mecbursunuz. Siz bu varlığı maddiyat ve maneviyatın dengesiyle
süslerseniz, İki dünya
arasında
olacaksınız, onların dengesiyle yaşamınızı süsleyiniz.
‘Böyle basit ve
böyle yüce şeyler hakkında söylemeye çalıştığım sözlerin bir
aptallık olduğunu da biliyorum’ diye yazdı resmin altına
alçakgönüllü- kibirli tırtıl.
Küçücük, görkemsiz
ve basit bir TIRTIL.
1998, Urgenç, Harezm
2005-2009
©
http://indigodergisi.com
Dergimizin linkini kaynak göstererek alıntı
yapabilirsiniz. |