Sayı 58 | Temmuz 2010                Anasayfa  |  Kurumsal Reklam Arşiv |  Gündem |  Röportajlar |  İndigo Dünya |  İnsan |  Sağlık  |  Kültür Sanat  | Çocuk  |  Eğitim  |  Çevre |  Bilim



 Paylaş


BAĞLANTILARIMIZ

Sinema Life

Nasıl Daha İyi Yaparım?

Mor İnovasyon

Mustep

Sonsuz Us

Satranç Dünyası

Sessiz Bilgi

 

 

 

Yazar: Nodira Jumaniyazova | Temmuz 2009  

Tırtıllar

Ressamın Rüyaları


Tırtılın kıyamet dediğini, Usta kelebek, der.                                               ~ R.Bah  (Yalanlar) 

Yine kendi resmimi çizmeye başladım. Benzemedi. Belki de dışarıdan bakan benzetir. Evet, bir noktaya kadar benziyor ama bu ben değilim. İlk bakıştaki bu benzeyiş, ressamlıkta zirveye ulaşamadığımdan... Yoksa bu görüntüde ben olmalıydım. Bu yüzden onunla konuşmayı istemedim. Gözlerindeki yabancılık resme devam etmeme engeldi. Tekrar parçaladım. Bu kaçıncısı? Hesabını kaybettim. Doğrusu hiç bu manada saymaya alışmamıştım. Cebimdeki, cüzdanımdaki parayı bile doğru-dürüst sayamıyordum... Rakamlarla bir türlü dostluk kuramıyordum. Kendi cep telefonumun numarasını bile bazen hatrımda tutamıyordum... 

Ama sayamasam da biliyorum ki, yanlışlıklarım sonsuza kadar uzanıyor... Bu defa kendimi tamamen kaybetmiş gibiyim. Bu mahzunluk, üzüntü beni derinden etkiledi.  

Yaşamaktan bıkmaya başladım artık. 

Kurşunkalemi ellerim tutmuyor. Başka çalışmaya dayanamam. İçten gelen bir öksüzlük ile kendime sordum: Hani nerede o doğru Yol, peki, nerede? 

Sabaha doğru pineklerim… Telaşlı uykum ne kadar sürdüğünü bilmem, ama karmakarışık rüyalardan dinlenemiyorum, yoruluyorum. Saçlarım ıslanmış, vücudum titremekteydi. Bu neydi? Hatırlamaya çalıştım. Acaba okuduklarım birer birer canlanarak rüyama mı girdi, yoksa bambaşka bir hayat mı? O yabancı hayatta kimlerle yaşadım? Tırtıllar. Tırtıllar. Yavaş yavaş rüyamın bazı sahneleri şuurumda canlanmaya başladı. Sadece uyandığımdan şimdiye kadar rüyamın ruhumda bıraktığı hâl bütün varlığımı mahvetmişti. Eski bir yaşamdan kalmış kaygılı ama pırıltılı bir hatıra gibiydi sanki. Özlemler, araştırmalar, özetlerden yaratılmış olan hikmetti bu. 

Fakat tırtıllar kim, nasıl bir önemi var onların bu hayatta? Tırtıllar. Onların çoğu yaşamaya dayanamadan kelebeğe dönmek arzusuna eremeden yorulup-küçülüyorlardı. Ne tuhaf yaratıklardı! 

Tuztepe. Burası zengin yemek çeşitleriyle dolu. Her türlü lezzet var. Burası sıcacık çürümüş yapraklar buradaysa saman çürükleri kat kat, orada bir parça da olsa pamuk katı bile var.

Ben bu ortamı sadece dıştan mı izliyorum yoksa kendim de onlar gibi tırtıl bedeninde mi yaşıyorum? Dikkatimi toplamaya çalışıyorum... 

Görgüsüz bir tırtılın içinde yaşayarak, ne zorluklar görmedim ki. Çevremde her çeşit, şişman-zayıf kurtlar, ıslak ciltli kurtçuklar, minicik minicik mikroplar da yaşıyor. 

Burası yaşam için çok kolay bir yer aslında, fakat burada kitap haline getirilmiş bir anayasa yok, ama akıllı mevcudatların hepsi, bildiği kanunlara uygun yaşamak zorunda. Bu kanunlar kocaman ve akıllı haşeratlara, iğrenç şişman kurtlara hizmet eder, onları korur. Ama acınası ve elleri uzun bu zorbalara heves etmek te zordur. Onlara destekçi olan yazılmamış kanunlar, Tuztepe'nin en güzel taraflarından istifade etmeleri için, en sıcak, en yumuşak, yerlerde yaşayabilmeleri en lezzetli yemeklerle bölgelerinde beslenerek yaşamak imkânını verse de, bunlar için yaşayabilmek için vicdanı kurban etmek gerekiyordu… 

Az önce yırtıp attığım kendi çizdiğim resim karşısında zorluk çekmeye başladım. Çünkü o resim artık bir şahsiyete bürünerek bana bakıyordu ve vicdanımı sorguluyordu. Evet, o bana benzediğini biliyorum, ama gözlerinin derinliklerinde saklanan kibir aramızdaki tek fark…     

Evet, sen kendini dünyadaki en alçakgönüllü insan sanıyorsun, öyleyse bendeki bu kibir nereden geldi, peki? Senden bana geçtiyse suç kimin? 

“Söyle, cevap ver – benim ne suçum var?” diyordu o. 

Parça parça etsem de dilinden zehir damlıyor ya? 

Unutma! Ben senim! Seni de birkaç defa parça parça etmediler mi zaten? Senin dilinden bal mı damlıyor? Oysa bende senin kendinde tanımadığın, istemediğin çok şeyler var, hayaline bile gelmeyen huyların var. Sen ise beni suçlu buluyorsun. 

O haklıydı. Ama cevap vermedim. Sustum.  Belki bu da kibrimdendi. 

*** 

Bu gece de beni o garip dünya her zamankinden çok kendine çekti. Kaçmak artık elimde değildi bu gece hayatından. Bu tuhaf Tuztepe yaşamından. Dahası, alışmaya başladım bile bu garip maceraya…

Kelebek tırtılları Tuztepe’nin nüfusu en az olan yaratıklarıydı... Onlar çoğunlukla tepenin kenarlarında, dış âleme yakın bölgelerinde oturuyorlardı. Onlar çılgıncasına, Dış Âlemin temiz, hoş kokulu havasında, güzel kelebeklerle birlikte nefis güllere konarak, harika kokan çiçeklerden bol bol bal almayı, mutluluk içinde yaşamayı arzu ediyorlardı. Onların çabalarına ben de eşlik ettim, onların ızdıraplarıyla, özlemleriyle, arzularıyla yaşadım…

Sabah olunca ben bu yaşam sahnelerini hatırlayıp, ansızın daha fazla resim çizmeye heveslendim. Neşe ile en sevdiğim yer olan, bahçenin köşesindeki vişne ağacının altına oturdum. Çizmeye hazırlandım. Sanki sevgilisini bekleyen âşık gibi heyecanlanıyordum. Bu anlar benim için her defasında büyülü esintilerin, esrarlı keşiflerin başlama zamanıydı. Çevremdeki her şey zevk veriyor, bahar rüzgârı sanki vişne ağaçlarına mutlu, mutlu şiirler fısıldıyormuş gibiydi. Beyaz nefis çiçeklere, heyecanlı serçelere öyle neşeyle bakıyorum ki…

Gözlerim ansızın bahçe kenarından akıp gelen küçük ırmağın suyunda salınarak yüzen hazan yapraklarına takıldı. Daldım... Ağaçların var gücüyle yaşama özlemi ve acelesiyle açan çicekler, altında akan ırmağın üzerinde perişan bir şekilde akıp giden hazan yaprakları düşüncelerimi karıştırdı. Hüzün sarısı yaprakların kederli inlemelerinden suyun yüzü çamurlu gözüküyordu. Sonbahar neden hiç bırakmıyor ruhumuzu? O hep ruhumuza mahzun mektuplar yolluyor durmadan… 

‘Yaza inanma!’ diye uyarıyor adeta her zaman.

Nasıl işe başladım – bilmem. Yüreğimdeki bütün üzüntüler, dertler kâğıt üzerine dökülmeye başladı. Alnımda çizgiler yok, ama sanki bir günde onlarca yaş ihtiyarlamışım. Neden? Hangi ifade, yüzüme kazıyor bu seneleri? Kağıttan yine bana düşünceli, mağrur gözler bakmaya başladı. Kendi gözlerimden soğukluk akıyordu yine kalbime. Elmacıklarda yansımaya başlayan yalnızlık, yabancılık beni benden uzaklaştırıyor, kalemimi titretiyordu.

Çizmeyi bıraktım. Görgüsüz, kaba olduğundan acı çeken tırtıllar gibi başımı eğip oturdum. Bu kadar acizliğe bürünmemden ilk defa kolaylık, içten bir huzur duydum. Batıni bir hafiflik. Düşüncem yine onlara gitti...

O köhne tepe! 

Kaçıncı defa kendimi sorguya çektim: Onlar nasıl bir yaratık? Onların kelebek doğası, kendilerini devamlı ve güçlü bir şekilde Dış Âleme çekse de, aynı zamanda tırtıllık kabukları bu tepe şartlarına boyun eğmelerine mecbur ediyor ya! Onlar ömür boyu Beyaz ve Siyah, Sağ kıyı-Sol kıyı, Arzu-Dilekler ve İmkâniyetler arasındaki zıtlıklar, ayrı fikirler, karmaşıklıklar içinde acılar çekerek yasamak zorundaydılar. İnanın, onlar kurtçuk ve mikroplara bazen heveslenirdi. Çünkü onların içinde uçmayı isteyen, temiz havayı özleyen, pis kokudan sürekli olarak kusan kelebek yoktu! Ne büyük kolaylıktı bu ya! Evet, inanın, ki, bu da bir arzu etmeye değer mutluluktu. 

Pis yiyip te, balı istemek, çürük samanda uyuyup ta, gül yaprağını arzu etmek, çirkin kurtçukla yaşayıp ta, harika kanatlı güzel kelebekle nefis çiçekler arasında uçmayı çıldırasıya istemek ne kadar zor olduğunu tasavvur edebilir misiniz?  

Tırtılların bazıları ömür boyu savaşlar, hayatta değişiklikler yaratmak, büyük devrimler hakkında boş sözler soyluyordu. Bazen de üzüntülü bir kılıkta bu Tuztepe’nin şefkatsiz adaletsiz kanunları, zorbalıklar hakkında şikâyet ederlerdi. Onların hepsi kelebeğe dönmeyi arzu ediyorlardı. Bu nasıl felaket, nasıl trajedi, nasıl bir destandı? 

Onları Bilgelerin hükmüne bıraktım. 

Bilgeler, Bilenler! Bu sakat mahlûkların aptallıkları için, Yaradan’ın onlar üzerinden yapmış acı alayı için gülünüz! Onlar buna layık.

Fakat bu öfkeli cezaya uğrayan mahlûkatların bu kaderine azcık şefkatle bakın. Onlar bunu da hak etmişler. Ve unutmayın ki, bir gün onlar nihayet hiç tereddütsüz kelebeğe dönüşünce size de acıyacaklar.  

O zaman siz de buna layık olacaksınız. Aslında şimdi de. Şimdilik onlar en ucuz oldukları için en ahmaklar, aşırı akıllı oldukları için en tuhaflar, onların her attıkları adım DIŞ ÂLEM in kurallarına uygun da, ama bu Tuztepe kurallarına aykırıdır! O yüzden onlar günahsız günahkâr, suçsuz cezalıdırlar. 

Eğer onlar bu tepenin kurallarıyla ‘anlaşarak’ adım atmaya mecbur olurlarsa, içlerindeki kelebeklerin bu varlık DIŞ Âlem gerçekliklerine aykırılığı hakkında durmadan itirazlarına, vicdanlarının çığlıklarına dayanmak zorunda kalırlar. Nasıl korkulu bir kader? Aklım karıştı. Kulaklarım çınladı. Rüyalarımın büyülü etkisi benim varoluşumu ast-üst etti.  Kâğıttan bana bakan gözler daha öfkeli gözüküyor. Bir kez daha resmimi parçalamaya başladım. Parçaladım. Bütün hatalarımı yanılgılarımı parçalamak istediğim gibi parça parça ettim, attım. 

Yanlışlık nerede? Oysa Varlık ve Ben öfke için değil, şefkat ve sevgi için yaratılmışız... Yoksa yaratılmanın, var olmanın manası ne… Kendimi öbür âlemde çizersem olmaz mı? Belki orada iyice anlayacağım. Bu tuhaf varlık Esrarını anlayan anım ise – besbelli bilirim ki, işte o beni kavrayan rüyalardan kurtuluşum olur. 

Bu köhne tepe.. Bu büyük ve dramatik bir sahneden her yaratık, gönlünde böylesine bir arzu taşımasına rağmen, sadece kendi rolünü oynayarak geçecektir.. Mecburiyet ve zaruret şartlarının şefkatsiz, acımasız çelmesi onların kendi rollerini oynamaya, aşması lazım olan kaderlerine uyduracaktır. 

Hey, şikâyeti sevenler, bu işkencede de adalet hem de hikmet vardır belki? Bu adalet varlığımızın ilk basamağında size bildirilmezse bu da onun yok olduğunu anlatmaz ki! 

Hey, boş söz satanlar, dillerinizi, elleriniz, ayaklarınızı, her şeyinizi biraz durdurup, kendinizi zor olsa da az bir zaman için susturup ta sonsuz Büyük Sükûnete kulak veriniz... Bu varlıkta her şey değersiz, çünkü ölümde durumun devamıdır... Ve her şeyin değerli bir yeri var. Çünkü bu durumda Canınız – biricik tatlı canınız CAN! Her şey püfür püfür ve aynı şeyler aynı zamanda önemlidir, temizdir de. 

Aykırılıklar yüzünden içten en çok üzülen, dıştan aptal kabul edilen tırtıl ama iç dünyasında kelebek olanların varlığı nedendir?  Hani Yaradan’ın ne hedefi vardı bundan, diye soruyor musunuz?  

Bu Köhne Tepe!

Bilenler! Size bu Tepenin hangi yönünü söyleyeyim. Mutluluğunu mu, ızdıraplarını mı, alayını mı ya mizahını mı?

Tepenin bütün mahlûkatı, pislikleri ve çürük samanları, sıcaklık ve soğuklukları, suçları, acı kazaları, yüksek cevherleri, mutlulukları, gülücükleri ve gözyaşlarının, zorluklarından, bu karmakarışık  Cereyandan ne fayda,  ne Hikmet var? 

Bilgeler, yaradılışın kendi mi Hikmet? Sonsuz Arayışlarda mı  yoksa Hikmet.. En önemli soruya en önemli cevap bulunduğu anda Varlık ve Yokluk ortasında fark almayacağından mı bu Hikmet? Bu Manayı, bu Hikmeti bir kelime veya dünyalarca kitaplarda anlatmak mümkün mü acaba? 

Ve Anlatmak lazım mı? Onu kalıplara koymak da bir aptallık değil mi aslında? Zaten burası kalıplar, kaba kabuklar, sahneler ve roller dünyası olursa ince saklı Manaları buranın sözlerinde bile anlatmaya çalışmak boşuna yorulmak değimli? Ve bu derinliklerde, arayışlarda bulunmak, buna hayatını vakfetmek, hem bu konuda söz söylemek de saçmalamak değil mi? Oysa Sabahların olması, şimşeklerin çakması, Fırtınaların yaklaşması hakkındaki görüşler de boşuna zaten. Sadece aptal kelimeler. Şimdi benim de tırtıllar gibi bunu anlamam lazımdı. Belki onlara anlatmanın zamanı gelmişti bunu.  

Ya Şimşek çakarsa fırtına koparsa sisi ve hüznü yerinden söküp atacak - sadece afet, felaket olacak, ama sis ve hüzün buralardan asla kaybolmayacak.. Sabah gelir – bu tepenin sabahı, sonu yine gece olur. Ve gecenin karanlığı çöktüğünde gecenin ne suçu var ki? Gerçek sabah Varlık âleminin başından beri, uyanık gönüller de olagelmiyor mu zaten?  Onu bu tepede aramak boş. Ama DIŞ ÂLEME ulaşan yürekler ebediyen aydınlayacak o Sabahta. Yüreklerinizin sınırsızlığında her Sabah aydınlandığında büyük Sağanağın yeni derecesinde bulunursunuz. Ama Tuztepe'de ise tırtıl gibi yaşam sürenlerde sizlersiniz. Daha aşağılara inmek, imrenilmesi gereken olay değil. Çünkü O sabahın bu sabahtan farkı burada zaten. 

AMA! Öylemi Tırtıllar için o zaman hiç gelmeyecek?

Aslında saf hakikatleri anlayabilen tırtıllarda olmustu tarihte. Sayıları çok az olsa da. Şimdi buralarda Tuztepe şartları ve Dış Âlem kurallarının arasındaki farkın daha arttığı ve olayların son noktaya yaklaştığı anlarda daha çok yürekler Sarnağın yüce derecelerinde bulunmaya baslarken, sonsuz yasalara göre değişikler gözükmeye baslamış.  Onların belirtisi her kese gözükmez elbette. Zaten felakette faydayı, kazada başarıyı, ölümde hayatı göremiyorlar çoğunluklar. Ama emin olun ki, Tuztepenin hangi kat, hangi şartında yaşarsanız yaşayın, yaratıcının mülkü olan gönüllerinize sabahıda, geceyi de, lezzeti de, azabı da Onun kendisi verecek. Dışınız ise bu Tuztepenin. İç dünyanızı dış dünyaya göstererek alay konusu olmak niye? Kelebeğinizi zamanı gelmeden sislere çıkarmanızın Anlamı ne? Onu serbest bırakarsanız o bu tolu ve pis havada uçamaz yürüyemez bile..  

Kelebek DIŞ âlemde iyice uçar, yaşar.

Fakat bu Tuztepe’den nefret etmeye hakkınız olmadığını da fark edin. Zaten o da Yaradan’ın mülkü. Dışınız - kabuklarınızla bu tepenin lezzetlerinden istifade edin, içinizdeki kelebeği ise esir tutun şimdilik. Zaten hangi şekilde olursa olsun yaratık olmanın manası bu lezzetlenmektir. Lezzetlere ermek için çalışarak mükemmelleşiliyor. 

Tuztepe’nin yaratıkları da. Yaratık ne kadar mükemmel olursa aldığı lezzette daha büyük olur. Ve çok güzel bir kuralı daha anladım ben bu rüyalarda hayatıma dair, tırtıllar uzaklardan olsa da bir birlerinin içindeki kelebeği görüyorlarmış! Belki kokusundan, belki de ışığından farkı yok ama  kabul ediyorlar çağrılarını, ne zaman ne mekan engel olabilir kelebeklerin buluşmasına. Onlar tanıyorlar birbirlerini ve şimdilik belli genel değişmeler olduğundan  dolayı onların arası daha sıklaşmaya başlamış, sırtındaki tırtıl kabuğuna rağmen onlar bir birini içindeki kelebeklerin çıkardıkları sesten tanıyorlar, seziyorlar, uzak, çok uzaklardan olsa da işitiyorlarmış sessiz seslerini! 

Ve hepsi varoluş zamanı gelince tohumluk, kurtçukluk basamaklarını aşarak, tırtıl olacaklar. Sonra. Değişmez kurallara göre bir gün kelebeğe dönecekler, herkes ve her yaratık. Tuztepe de buna dâhil. Ve bu iş için kalan zaman çok kısaldı. Rollere, kabuklara, seslere, sözlere ihtiyaç kalmayacak Gün gelirse Tuztepe de kaybolacak, zaten piyes bittiğin de sahneye de ihtiyaç kalmaz ki.Şimdiyse, önümdeki kağıtta canlanmış olan, dünyanın garip yaratıklarına hitap ediyorum Haydi artık anlayın,  kendinizde saklı hikmeti ve size lütfedilmiş merhameti. Zamanı geldi. Kabuğunuz ve içinizi o gizemli ve mükemmel dengede, tutmak sanatını öğrenin.

Başarın bunu. 

Burası Tuztepe olsa da, yalanlar sahnesi, sahtelikler mekânı olsa da, siz bir kendi ihtiyaçlarıyla beraber, bir beden ve bir cevher (canla) yaratılmışsınız. Fakat yaratıcının bildiği malum güne kadar dış Âleme dönünceye kadar, siz burada varlığınızı sürdürmeye mecbursunuz. Siz bu varlığı maddiyat ve maneviyatın dengesiyle süslerseniz, İki dünya

arasında olacaksınız, onların dengesiyle yaşamınızı süsleyiniz. 

‘Böyle basit ve böyle yüce şeyler hakkında söylemeye çalıştığım sözlerin bir aptallık olduğunu da biliyorum’ diye yazdı resmin altına alçakgönüllü- kibirli tırtıl. 

Küçücük, görkemsiz ve basit bir TIRTIL. 

1998, Urgenç, Harezm


  2005-2009 © http://indigodergisi.com


  Dergimizin linkini kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz.

YAZAR HAKKINDA

Nodira Jumaniyazova, 1974'te Özbekistan’ın Harezm ilinde doğdu. Urgenç Devlet Üniversitesi’nin Biyoloji Fakültesi’nde eğitim aldı ve aynı fakültede oğretim üyesi olarak çalıştı, ayrıca doktoralık tezi üzerine araştırmalar yaptı. Detaylı bilgi


E-posta: nadide_10haziran@hotmail.com



 Facebook'ta Paylaş


  Yazara Ait Son Yazılar

 

Ayın Öbür Yüzü


 


AnasayfaKurumsal | Reklam | Connect | Blog | Arşiv | Arama | İstatistikler | Bağlantılar | Röportajlar | Galeriler | Videolar

Gündem | Dünya | İnsan | Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim | Astroloji | İndigo | İndigonun Sesi

2005-2010 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi’nden kopyaladığınız her yazı için mutlaka yazı linki kaynak olarak gösterilmelidir.

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Künye | İçerik Politikası | Reklam | Telif ve Kopyalama Hakkı | Abonelik