|
Yazar:
Melda Güngül
| Temmuz 2009
Bir Sevimsiz Tahtakurusudur Şüphe…
Hayattan;
bu iç karartıcı, öfkeli fırtına yerine, tarlaları yeşertecek
pırıl pırıl bir güneş dileyebilirim. O kadar yürekten
dileyebilirim ki en sonunda kendimi dileğimin birdenbire
gerçekleşeceğine inandırabilirim. Fakat nafile, tabiat bildiğini
okur. Böylece dileğimin, duamın ne kadar aptalca olduğunu
görürüm. Lakin söz konusu insanoğlu olduğunda işler değişir.
İnandığım her ne ise, sonunda gerçekleştiğini farkederim. Eğer
nefret edildiğime inanıyorsam, nefret edilirim; aynı şey sevgi
için de geçerlidir. Eğer eğitmeye çalıştığım bir çocuğun hiçbir
şey öğrenemeyecek kadar aptal olduğuna inanmışsam; gözlerimden
ve sözlerimden okunan bu inanç onu aptal kılacaktır. Halbuki ona
duyabileceğim güven, onda ortaya çıkmayı bekleyen çiçekleri
yeşerten güneş gibidir. ‘Sevdiğin kadının aslında sahip olmadığı
erdemleri ona yüklüyorsun!’ diyorsunuz bana… Halbuki ona olan
inancıma tanık olduğu andan itibaren, o erdemler gün yüzüne
çıkacaktır. Az ya da çok… Çabalamak gerek, inanmak gerek! Hor
görülen bir toplum önünde sonunda hor görülmeyi hakedecek
seviyeye düşer. Onu takdir edin, göreceksiniz ki yükselecektir.
‘Şüphe’ bir hırsızdan çok daha
tehlikelidir; ‘Yarım güven’ ise bir küfür sayılır…
~
Alain (Émile-Auguste Chartier)
Empati
için: Kişinin kendisini karşısındakinin yerine koymaya, duygu ve
düşüncelerini kafasında canlandırmaya çalışması yoluyla
davranışlarına bir anlam verme çabası diyebiliriz. Bu basit
tanımlama karşısında elbette herkes ‘Bir insanın sahip
olabileceği en faydalı yetenektir empati’ diyecektir. Gerçekten
de öyle midir? Gelin şeytanın avukatlığına talip olalım…
‘Kişinin kendisini diğerinin yerine koymaya
çalışması’ demek, onun zihninde yaşamaya uğraşması anlamına
gelir dersek pek de hatalı olmayız. Diğerinin neler yaşıyor,
hissediyor ve düşünüyor olduğuna dair tüm olasılıkları
hesaplamak oldukça kapsamlı hatta mükemmel bir empati
çalışmasıdır. Örneğin bir mağazadaki satış elemanı, sormaya
hakkınız olan soruyu üstelik de nazikçe yönelttiğiniz halde,
size karşı kaba davranıyorsa hemen bir empati çalışması
yapabilirsiniz: ‘Kim bilir ne zorluklar yaşıyor?’, ‘Kim bilir
üstleri onu nasıl eziyor?’, ‘Kim bilir hayatında taşımaya
gücünün artık yetmediği ne gibi haksızlıklar var?’ vs. vs.
Gelin görün ki bizler empatinin bu aydınlık
yönüne pek ehemmiyet vermeyiz. Uygulayana da en kibar tabirle
‘naif bir Florence Nightingale’ gözüyle bakarız. Hatta böyleleri
‘ezik’ olduklarından dolayıdır ki haklarının yenilmesi, kötü
muameleye maruz kalmaları son derece olağandır.

Bizde daha çok rağbet gören, empatinin karanlık
yüzüdür. ‘Kesinlikle menfaatini düşünüyor, o yüzden bana şu
iyiliği yaptı’, ‘Kesinlikle beni kıskanıyor, o yüzden
eleştiriyor’, ‘Mutlaka bir bit yeniği vardır’… Ne kadar tanıdık,
değil mi? Hayatta dimdik kalmak, darbe almamak, aptal yerine
konmamak için karanlık empatinin gözde çocuğu ‘Şüphe’yi
hayatımıza davet eder dururuz. Yarım yaşanan aşklar, yarım
tadılan dostluklar ve diken üstünde deneyimlenen ilişkilerimiz
ile o naif Florence Nightingale’lerden çok daha iyi bir hayat
sürdürdüğümüzü iddia ettiğimiz anda esas saflar biz olmaz mıyız?

Tüm samimiyetimle ‘İnsanoğlunun doğuştan kötü
olduğuna dair güçlü bir inançla, ötekinin iç dünyasında kötü
niyetlerle beslenen kurnaz tilkilerin gezindiğine kanaat
getirip, ‘Şüphe’ denen mutluluk hırsızını efendi kılarak
kuracağım sağlam (!) bir hayat yerine; İnsan’a koşulsuz sevgi ve
güven duyarak, her an yıkılma tehlikesini içinde barındırmasına
rağmen her saniyesinin bütün ve gerçek aşkla geçireceğim bir
yaşamı seçiyorum’ diyeceğim günün hasretiyle yaşıyorum…Ya siz?

2005-2009
©
http://indigodergisi.com
Dergimizin linkini kaynak göstererek alıntı
yapabilirsiniz. |