|
Yazar:
Işıl Yılmaz
|
Temmuz 2009
Ölüm Fenomeni
Oğul,
herkesin ölümü kendi rengindedir.
Düşman olanlara düşman,
dost olanlara dost görünür.

~
Mesnevi
Yaşadığım yıl
sayısını bölsek ikiye, kalan sayıdır belki de gördüğüm ölülerin
sayısı. Doğan bebeklerden daha çok sevdim ölü bedenleri.
Arkalarından ağlayanları gördüm. Kimilerinin hatrına geliyordu
kendi ölümleri, kimileri alacaklarını düşünüyorlardı ve kimileri
de zamanın toplamdaki acımasızlığını.

Fotoğraf:
Mustafah Abdülaziz
Bir zamanlar
çocuktum. Anneannemle dedemin “kabuslardan” korunaklı evlerinde
üzerime geçirdiğim televizyon tülüyle - o zamanlar televizyon
evin en değerli hazinesiydi ve gelinlik kız gibi süslenirdi
tozlanmasından korkularak - evcilik oynuyordum. Haftasonu
olmalıydı çünkü annem ve babam beni görmeye gelmişlerdi. Telefon
çaldı. Telefonu açan dedem miydi bilemiyorum ama babamın ahizeyi
tutuşunu ve gözlerinden akan yaşları gizleyerek telefonu
kapatışını çok iyi hatırlıyorum. Bir de iki kolunu kafasına
siper ederek balkon tırabzanlarına dayanışını. Gözlerinden akan
yaşlar yanaklarından süzülüyordu, öpmek istedim ben onları.
Annem öldü, dedi.
Anlam veremedim ölüm ne demek! Yok olmak mı? Yoksa sesinin
tonunu, ahengini unutmak mı?
Telefona cevap
verecek kadar büyüdüğümde, bir gece öncesinde bizi ziyarete
gelen dayımın evinin yandığını söyledi bana başka bir dayım. Ne
annem vardı evde ne de babam. Bu yükü tek başıma kaldırabilecek
kadar büyümüştüm ben artık, demek ki. Kardeşimi boya
kalemlerinden ve renkli önlüğünden sıyırıp gerçekliğe çektim.
Annemi bulduk yürüdüğümüz yolda. Önce yanan eve gittik. Sokakta
oynayan çocuklar, yüksek sesiyle notalarını dışarı püskürten
kasetçalarlar ve dinleyicileri sarmıştı yanan evin sokağını. O
sisli, kara duman lekeleri olmasa evin dış duvarlarında, günlük
hayatın devam ettiğini sanabilirdi herkes. Ama bizim için
sıradan bir gün değildi bu. Yeniden yürüdük yollarda, umudumuzu
kara duvarlı evde bırakıp. Anneannemle dedemin evinin kabus
korunaklıkları devrilmişti. Dayım bir divanda bağdaş kurmuş
oturuyor, kendisini suçlarcasına ağıt yakıyordu. Dayımın karısı,
dedemin özensizce bir araya getirdiği tahtalardan oluşturduğu
taburede, kendi içine akan sessiz feryatlarıyla ağlıyordu. Beri
yanda masmavi gözleriyle tüm bunlara bir anlam veremeyen, benden
3–4 yaş küçük kuzenim limon ağacına dikmiş gözlerini öyle
suskun, öyle mahzun dikilmişti. Sadece biri yoktu aralarında,
aileyi tamamlaması gereken. Bir önceki gece; benim bebeklerimle,
bizim evde oynayan o sapsarı saçlı, mavi gözlü, yürümeyi yeni
öğrenen sabi dilberi göremedim oralarda. Kimse de cesaret
edemedi sormaya. Zaten bu kadar ağıta, bu kadar gözyaşına çoktan
ortaya çıkardı fırlama!
Artık başkalarına
değil, kendime sorular sormaya başladığım yaşlardaydım.
Yaşlandıkça yürümeyi unutan dedemi, korunaklı duvarları ağlama
duvarı haline gelen balkona çıkarıyordum bir gün. Gözlerini
gökyüzüne doğru çevirdi, ben kolunun altında siper olmuştum bu
kez. Geliyorum, bekleyin beni dedi. Gözleri buğulu ama feri yok
gibiydi. O gün Barış Manço’ ya ağladı bütün Türkiye, bizse hem
Barış Manço’ya hem de dedeme ağladık. Cenaze evini elbise satmak
için kullanan bir akraba gördüm hayatımda ilk kez. Kar marjı
yüksek bir cenazeydi dedeminki. Belki de bu yüzden hala rüyamda
görüyorum onu. Onun ruhuna bulanmış elbiseleri giyenler var
diye.
Başkalarının
bana sorular sorduğu ve o soruları çözerek başarıya ulaşacağımı
keşfettiğim yaşlara geldiğimde, anne bedduasının ölüm şekline
karar verebildiğini de anlamış oldum. 2000’i 2 yıl geçe, bütün
dünyanın yeni bir yıl için umutlar biriktirdiği, kendi
dinlerinde dilleri döndüğünce, bu umutları kelimelere döktüğü,
birbirinden eğlenceli şarkılarda döktürdüğü gece yolladık
amcalarımdan birini, Tanrı’nın huzurlu katına. Bedeni pek
huzurlu değildi aslında, onca yıl içtiği alkollü suların
şişirdiği göbeğiyle. Annesi demiş, belki huzur bulur ruhun, bu
meyler ağzından geldiğinde!
Ve annesinin 9 ay
karnında taşıdığı, onca yıl kapı komşusu olup da kardeşlikten
komşuluk mertebesine ulaştırdığı bir diğer kardeşini de, onun
ölümünden tam 9 ay sonra yerleştirdik toprak ananın koynuna.
Ölüm onun ziyaretine köy kahvesinde gelmiş. Annesi demiş, belki
huzur bulur ruhun, bu köy kahvesi sana mezar olduğunda!
Birkaç sene
ziyaretimize gelmedi ölüm. Bizim ailenin üyeleri de unuttu o
acıları. Artık ben hem kendime hem başkalarına sorular soracak
kadar büyümüş, başkalarının bana sorduğu sorulara da açık
yüreklilikle cevap verecek kadar da alışmıştım dünyaya.
Bilmediklerimi öğrenmeye hevesliydim, masallarımın dayanağı
olsun diye. Ve sevdiklerimi, onlar yaşarlarken terk etmek zor
geliyordu. Biliyordum ölenin geri gelmeyeceğini. Çocukluğumdan
kalan birkaç anıya sıkı sıkı sarılmıştım; masallarla uyuttuğum
zihnimi gerçeklikten koparmamak için. Sanıyorum anneannemi seven
birkaç kişiden biri olmam da bu yüzden. O benim gerçekliğimle
masallarımın arasındaki, bana çocukluğumdan kalan tek bağdı.
Diyorlardı ki;
— Anneannen
inatçı, bencil, kendinden başka kimseyi sevmez, ha bir de
parayı!
Diyordum ki;
— Anneannem beni
sever, ninnilerle, masallarla büyüttü beni. Domatesin çekirdeği
kırmızı ve ben anneannem için bu dünyanın yıldızıyım.

Ben bu dünyada
kaldım. O ise toprak ananın kucağında, dedemin tam üstüne
yerleşti. Aradan geçen 9 sene izin verdi, aynı mezarda
uyumalarına. Cenazesinde ağlayanların çoğu o yaşarken arkasından
inatçı, bencil diye konuşanlardı. Yüzlerine bakamadım, zira
sebebi hangi yüzlerine bakacağımı bilemeyişimdendi. Dualarına
katılmadım çünkü ağızlarının dudakları huzurla ve Tanrı
sevgisiyle kımıldarken kalplerinin dudakları nefretle ve kinle
gülümsüyordu.
Ölümü sevmek zor!
Ölümün rengini görmekse sanırım daha zor. Önce kendini tanımalı
insan.
Önce bedenini
toprağa bağışlayanın rengini görmeli, insan.
2005-2009
©
http://indigodergisi.com
Dergimizin linkini kaynak göstererek alıntı
yapabilirsiniz. |