|
Yazar: Devran Tığlı
| Mayıs 2009
Sarhoş Gemi’m
Akşamın çoktan olduğu bir saatte, Bodrum’da, iskelede
yürüyordum. İrili ufaklı yüzlerce tekne yan yana, sanki
dinlenmek üzere çekilmişlerdi yuvalarına...

Ilık bir bahar havası vardı. Gecenin o sevimli ışıkları,
denizden gözümüze yansıyor, içimize şavk ediyordu.
Tadını çıkarta çıkarta, yavaş yavaş yürürken, biraz uzaktan pek
tanıdık olmadığım bir sesin kulağıma geldiğini fark ettim. Fark
etmemle de merakımın isteğiyle o yöne doğru hafif şaşkın
adımlarla yürümeye başladık.
Bir
şeyler gıcırdıyordu sanki ama bunun beni şaşkın bırakan bir ses
olması, bu sesin genelde filmlerde duyduğum ve fırtınalı
günlerde ağaçtan yapılmış bir evin kapı ya da penceresinin
rüzgardan etkilenip de çarptığı, bir fenerin ışığı altında hani
gıcırdadığı ses olmasıydı sanırım.
Yaklaşınca
şaşkınlığım yerini önce hafif bir gülümsemeye bıraktı ardından
kahkahaya, en son da hüzünlü bir tebessüme.
Çocuk hüznüne belki…
Gördüğüm küçük bir
tekneydi ve rüzgar olmamasına rağmen öyle bir sallanıyordu ki
sanki sanırsınız fırtınaya yakalanmış bir yerde, kendini
fırtınadan kurtarmaya çalışıyordu. Hani insanın yardım edesi
geliyordu elini uzatıp...
“Tangııır-tıngır, gıcııırr- gıcır”
İşin ilginç yanı öyle rüzgarsız bir fırtınadaydı bu! Yüzlerce
irili ufaklı teknelerden sadece sallanan, tek sallanan onun
olmasıydı.
Daha doğrusu yıkılmaya çalışan. Yani başka hiçbir tekne, ne ses
çıkarıyordu ne de sallanıyordu. Bir tek o!
Benim sarhoş gemim. İçmiş miydi neydi? Kafası bayağı iyiydi
herhalde...
Neredeyse sıfır dalgalı bir sahilde bile öyle sallanan bir
teknenin, sahibiyle açık denizde nelerde yapardı!
Ne gülünecek kadar
çok komikti, ne de gözyaşı dökecek kadar hüzünlü. Güldüren daha
doğrusu gülümseten bir hali vardı. Gülümserken gözleri yaşartan
ama ağlatmayan. Orada duran bir gemi vardı. Daha doğrusu küçük
bir tekne.
Ne
sanıyordu kendini acaba. İçip de kendini ‘kral’ zanneden
insanlar gibi, denizin en sert (tuzlu) yerinden bir kadeh mi
atmıştı. Atmıştı da sarhoşluğundan kendini büyük bir tekne
sanıp, büyük denizlerde fırtınayla savaşıyormuş mu sanıyordu,
korkmadan, cesurca?
Belki büyümek
isteyen, kendini yanındaki diğer büyük teknelerden sanan, ya da
onlardan bile büyük!
Ya da o ılık bahar
akşamında üşüyordu da, ısınmak için mi sallanıyordu, ısınma
hareketleri yapıyordu. Zayıf, çelimsiz belki hasta çocuklar
gibi...
Ya da daha büyük,
zengin! Konforlu, yanındaki büyük teknelere inat edercesine, ben
de varım, buradayım mı demek istiyordu?
Ya da onlara bir
isyan mıydı, başkaldırı... Nara mı atıyordu, içmeden belki
sarhoş olup ya da sarhoş doğup!
“Siz de kimsiniz,
ben de varım” dercesine.
Ne gülünecek kadar
çok komikti, ne de gözyaşı dökecek kadar hüzünlü. O artık benim
gemim olmuştu. Sarhoş gemi.
Benim sarhoş
Gemim.
Çok sevimliydi.
Her hatırlandığında gülümsetecek hem de içini yakacak kadar.

Çok ama çok
etkilenmiştim benim küçük sarhoş gemimden. Aklımdan çıkmaz
olmuştu. Bir çok kereler onu düşünür, hatırlayıp gülümser
olmuştum. Sanki canlı bir varlıktı, insan gibiydi yanımda artık.
Neydi beni bu
kadar etkileyen? Biraz önce değindiklerim miydi, yoksa yanına
ekleyeceğim başka nedenlerde var mıydı?
Günlerce düşündüm
bunu, neden bu kadar etkilemişti beni, bu kadar yoğun bir duygu
bırakmıştı? Günlerce kafamdan çıkmayacak ve her aklıma
geldiğinde gülümsetecek, gülümsetirken de hafif bir acı
bırakacak!
Galiba kendimden
saymıştım onu, ya da kendimi onda bulmuştum. Kendimden bir
örnek, bir parça ya da beni biraz farklı bir şekilde anlatan bir
sahneyi oynuyordu kendi hayatında, kendince.
Bendendi.
Ben de öyle değil
miydim? Onun gibi?
Ben de öyleyim’di
hep. Kendimi bildim bileli hep çok fırtınalı bir yaşamım
olmuştu. Çalkantılı, inişli çıkışlı, gel gitlerle dolu bir
yaşam. Gittiğim her yere ya çok renk katmıştım ya da oranın
rengini değiştirmiştim. Üstünde yağmur bulutu gezen bir adam
olmuştum kimi zaman. Nereye gidersem gideyim, yanımda bulutumu,
beni ıslatan yağmurumu götürdüğüm.
Aslında sanırım
bunların hiç biri değildi tam olarak. Yani beni sallandıran ne
bir fırtına vardı, ne de ıslatan bir yağmur yüklü bulut, nereye
gidersem gideyim, fırtınam da aslında içimdeydi, üstümde
değildi.
Diğer insanlardan
farklı bir denizde değildim. Beni fazladan sallandıracak bir
fırtına, bir dalga yoktu. Belki sadece biraz daha fazla
sallandıracak küçük dalgalar olabilir olsa olsa. Benim içimdeydi
fırtınalar, içimdeydi dalgalar. İyisini de kötüsünü kendi içimde
yaşayan bendim, benim yaşamı, olayları algılayışım ve bunun
üzerine verdiğim tepkilerdi.
Az çok insanlar
benim yaşadıklarımı yaşıyordu ama benim çektiğim acıları çeken
yoktu!
Bütün bunlar derin
düşünmekten miydi, hassas olmaktan mı? Çok şey verip, çok şey
beklemekten miydi, bilemiyorum!
Benmişim kendime
en büyük ceza,
En büyük ödül!
Yaşamın bana
sunduğu...
2005-2009
©
http://indigodergisi.com
Dergimizin linkini kaynak göstererek alıntı
yapabilirsiniz. |