Sayı 58 | Temmuz 2010                Anasayfa  |  Kurumsal Reklam Arşiv |  Gündem |  Röportajlar |  İndigo Dünya |  İnsan |  Sağlık  |  Kültür Sanat  | Çocuk  |  Eğitim  |  Çevre |  Bilim



 Paylaş


BAĞLANTILARIMIZ

Sinema Life

Nasıl Daha İyi Yaparım?

Mor İnovasyon

Mustep

Sonsuz Us

Satranç Dünyası

Sessiz Bilgi

 

 

 

Yazar: Devran Tığlı | Mayıs 2009

Sarhoş Gemi’m 

Akşamın çoktan olduğu bir saatte, Bodrum’da, iskelede yürüyordum. İrili ufaklı yüzlerce tekne yan yana, sanki dinlenmek üzere çekilmişlerdi yuvalarına...

Ilık bir bahar havası vardı. Gecenin o sevimli ışıkları, denizden gözümüze yansıyor, içimize şavk ediyordu.

Tadını çıkarta çıkarta, yavaş yavaş yürürken, biraz uzaktan pek tanıdık olmadığım bir sesin kulağıma geldiğini fark ettim. Fark etmemle de merakımın isteğiyle o yöne doğru hafif şaşkın adımlarla yürümeye başladık.

Bir şeyler gıcırdıyordu sanki ama bunun beni şaşkın bırakan bir ses olması, bu sesin genelde filmlerde duyduğum ve fırtınalı günlerde ağaçtan yapılmış bir evin kapı ya da penceresinin rüzgardan etkilenip de çarptığı, bir fenerin ışığı altında hani gıcırdadığı ses olmasıydı sanırım.

Yaklaşınca şaşkınlığım yerini önce hafif bir gülümsemeye bıraktı ardından kahkahaya, en son da hüzünlü bir tebessüme.

Çocuk hüznüne belki…

Gördüğüm küçük bir tekneydi ve rüzgar olmamasına rağmen öyle bir sallanıyordu ki sanki sanırsınız fırtınaya yakalanmış bir yerde, kendini fırtınadan kurtarmaya çalışıyordu. Hani insanın yardım edesi geliyordu elini uzatıp...

“Tangııır-tıngır, gıcııırr- gıcır” 

İşin ilginç yanı öyle rüzgarsız bir fırtınadaydı bu! Yüzlerce irili ufaklı teknelerden sadece sallanan, tek sallanan onun olmasıydı.

Daha doğrusu yıkılmaya çalışan. Yani başka hiçbir tekne, ne ses çıkarıyordu ne de sallanıyordu. Bir tek o!

Benim sarhoş gemim. İçmiş miydi neydi? Kafası bayağı iyiydi herhalde...

Neredeyse sıfır dalgalı bir sahilde bile öyle sallanan bir teknenin, sahibiyle açık denizde nelerde yapardı!

Ne gülünecek kadar çok komikti, ne de gözyaşı dökecek kadar hüzünlü. Güldüren daha doğrusu gülümseten bir hali vardı. Gülümserken gözleri yaşartan ama ağlatmayan. Orada duran bir gemi vardı. Daha doğrusu küçük bir tekne.

Ne sanıyordu kendini acaba. İçip de kendini ‘kral’ zanneden insanlar gibi, denizin en sert (tuzlu) yerinden bir kadeh mi atmıştı. Atmıştı da sarhoşluğundan kendini büyük bir tekne sanıp, büyük denizlerde fırtınayla savaşıyormuş mu sanıyordu, korkmadan, cesurca? 

Belki büyümek isteyen, kendini yanındaki diğer büyük teknelerden sanan, ya da onlardan bile büyük!

Ya da o ılık bahar akşamında üşüyordu da, ısınmak için mi sallanıyordu, ısınma hareketleri yapıyordu. Zayıf, çelimsiz belki hasta çocuklar gibi...

Ya da daha büyük, zengin! Konforlu, yanındaki büyük teknelere inat edercesine, ben de varım, buradayım mı demek istiyordu?

Ya da onlara bir isyan mıydı, başkaldırı...  Nara mı atıyordu, içmeden belki sarhoş olup ya da sarhoş doğup!

“Siz de kimsiniz, ben de varım” dercesine. 

Ne gülünecek kadar çok komikti, ne de gözyaşı dökecek kadar hüzünlü. O artık benim gemim olmuştu. Sarhoş gemi.

Benim sarhoş Gemim.

Çok sevimliydi. Her hatırlandığında gülümsetecek hem de içini yakacak kadar.

Çok ama çok etkilenmiştim benim küçük sarhoş gemimden. Aklımdan çıkmaz olmuştu. Bir çok kereler onu düşünür, hatırlayıp gülümser olmuştum. Sanki canlı bir varlıktı, insan gibiydi yanımda artık.

Neydi beni bu kadar etkileyen? Biraz önce değindiklerim miydi, yoksa yanına ekleyeceğim başka nedenlerde var mıydı?

Günlerce düşündüm bunu, neden bu kadar etkilemişti beni, bu kadar yoğun bir duygu bırakmıştı? Günlerce kafamdan çıkmayacak ve her aklıma geldiğinde gülümsetecek, gülümsetirken de hafif bir acı bırakacak!

Galiba kendimden saymıştım onu, ya da kendimi onda bulmuştum. Kendimden bir örnek, bir parça ya da beni biraz farklı bir şekilde anlatan bir sahneyi oynuyordu kendi hayatında, kendince.

Bendendi.

Ben de öyle değil miydim? Onun gibi?

Ben de öyleyim’di hep. Kendimi bildim bileli hep çok fırtınalı bir yaşamım olmuştu. Çalkantılı, inişli çıkışlı, gel gitlerle dolu bir yaşam. Gittiğim her yere ya çok renk katmıştım ya da oranın rengini değiştirmiştim. Üstünde yağmur bulutu gezen bir adam olmuştum kimi zaman. Nereye gidersem gideyim, yanımda bulutumu, beni ıslatan yağmurumu götürdüğüm. 

Aslında sanırım bunların hiç biri değildi tam olarak. Yani beni sallandıran ne bir fırtına vardı, ne de ıslatan bir yağmur yüklü bulut, nereye gidersem gideyim, fırtınam da aslında içimdeydi, üstümde değildi.

Diğer insanlardan farklı bir denizde değildim. Beni fazladan sallandıracak bir fırtına, bir dalga yoktu. Belki sadece biraz daha fazla sallandıracak küçük dalgalar olabilir olsa olsa. Benim içimdeydi fırtınalar, içimdeydi dalgalar. İyisini de kötüsünü kendi içimde yaşayan bendim, benim yaşamı, olayları algılayışım ve bunun üzerine verdiğim tepkilerdi.

Az çok insanlar benim yaşadıklarımı yaşıyordu ama benim çektiğim acıları çeken yoktu!

Bütün bunlar derin düşünmekten miydi, hassas olmaktan mı? Çok şey verip, çok şey beklemekten miydi, bilemiyorum! 

Benmişim kendime en büyük ceza,

En büyük ödül!

Yaşamın bana sunduğu...


  2005-2009 © http://indigodergisi.com


  Dergimizin linkini kaynak göstererek alıntı yapabilirsiniz.

YAZAR HAKKINDA

Yazar: Devran Tığlı



 Facebook'ta Paylaş


  Yazara Ait Son Yazılar

 

  Hayal Etmekten Hiç Vazgeçme

  Çocukluk, Her Şeyin İlkini Yaşamaktır

  Aşk

  Kötü Duygu Önce Sana Zarar Verir


 


AnasayfaKurumsal | Reklam | Connect | Blog | Arşiv | Arama | İstatistikler | Bağlantılar | Röportajlar | Galeriler | Videolar

Gündem | Dünya | İnsan | Sağlık | Kültür Sanat | Çocuk | Eğitim | Çevre | Bilim | Astroloji | İndigo | İndigonun Sesi

2005-2010 © İndigo Dergisi

İndigo Dergisi’nden kopyaladığınız her yazı için mutlaka yazı linki kaynak olarak gösterilmelidir.

İndigo Dergisi, FSEK ve TCK uyarınca koruma altındadır.

Künye | İçerik Politikası | Reklam | Telif ve Kopyalama Hakkı | Abonelik