|
Yazar:
Umut Can Çeppioğlu
Çevre
|
17 Haziran 2009 TSI 22:47
Petrolden Bağımsız Bir Dünyada Türkiye
Geçtiğimiz haftalarda Barack
H. Obama televizyonların karşısına geçti ve otomotivde bir devrim
niteliğinde açıklamalar yaptı. Eğer yurtdışı siteleri veya e2’deki The Daily
Show’da Jon Stewart’ı takip etmiyorsanız sanırım bilmiyor olabilirsiniz, en
azından ben Türk basınında dokuz puntodan büyük yazılmış ilgili bir haber
okuyamadım.

Ekonomi sayfaları genelde ÖTV
indirimi ve bir de Ford’un Amerika'ya Connect ithal
edecek olmasını haber yaptılar. Kyoto’ya imza atmayan ülkelerden biri
olduğumuz için bizim ülkemizde emisyon hacmi, karbondioksit salınımı gibi
kavramlar cümle içinde pek kullanılmaz. Fakat Kyoto’ya imza atmayan bir
başka ülke olan Amerika, ironik bir biçimde, bu konuda bir
şeyler yapma kararı aldı.
Obama, geçen hafta içinde yeni
arabalar için yeni yakıt ekonomisi standartlarını içeren bir tasarıyı
kamuoyuna duyurdu. Buna göre güncel olarak CAFE (Corporate Average Fuel
Economy) standartlarında ortalama 27,5 miles per gallon (yaklaşık 11,65
km/litre) olan araç yakıt tüketim standartı 2016 yılına kadar ortalama 39
mpg’ye (yaklaşık 16,5 km/litre) yükseltilecek.
Böylece yakıt tüketiminde güncel duruma göre neredeyse %50 oranında tasarruf
sağlayan bir teknoloji standart hale gelmiş olacak.
Bu güzel anı bozmak
istemezdim, ama ilk tahminler güncel teknoloji ile bu oranda bir yakıt
tüketim indirimine gidilmesinin arabanın fiyatına yaklaşık 1500 - 2000$
ekleyeceği şeklinde... 2016 yılı CAFE standardı hafif
ticariler için ise ortalama 30 mpg olarak belirlendi. Ticaret dışı
tüketiciler, halahazırda yüksek petrol fiyatları ve tüketim oranları nedeni
ile küçük arabaları tercih etmekteydiler. Şimdi ise tüm araçlar 2016 yılına
kadar belirtilen oranda yakıt tüketim ortalamasına gelmek durumunda kalacak.
Yeni tasarı aslında hibrid araç teknolojisini destekler nitelikte...
Bir başka açıdan bakıldığında
önemli miktarda yatırımın yapılmış olduğu hibrid araç teknolojisi bu
tasarıyı doğurdu da diyebiliriz... Ford’un ve Toyota’nın Ar-Ge öncülüğünü
yaptığı hibrid araç teknolojisi bu tasarı ile birlikte önümüzdeki 10 sene
içinde piyasaya yavaş yavaş damgasını vuracak gibi gözüküyor. Bir ileri
safhada ise elektrikle ve hatta güneş enerjisi ile çalışan araçlar olduğu
kesin fakat bu teknolojilerin maliyeti , şimdilik, çok yüksek ve seri
üretime uygun değil. Fakat benim görüşüm özelikle nanoteknoloji ve nükleer
enerji kullanımının gelişimi ile ileride tamamen petrolden bağımsız enerji
üretimi mümkün olacaktır.
Petrolden bağımsız enerji üretimi ise beraberinde yeni bir dünya haritası
getirecektir. Ve biz Türkiye olarak haritanın güncellenme potansiyeli
taşıyan bölgelerinin tam ortasında yer alıyoruz. Petrolden bağımsız bir
dünyada dengelerin en çok bu coğrafyada değişeceğini görmek çok da zor
değil.
Dünya
petrol rezervlerinin yarısından fazlası Rusya, Türkiye ve Arap ülkelerinin
sınırlarında bulunuyor. Rusya, İran ve İsrail gibi bu coğrafyada bulunan
ülkeler petrolden bağımsız enerji üretimi senaryosunda en az etkilenecek
ülkeler olarak gözüküyor. Hala hazırda Rusya ve İran’da nükleer enerji
araştırma geliştirme çalışmalarına önemli bütçeler ayrılmakta, İsrail ise
nano-teknoloji alanında dünya teknolojisine önderlik etmekte. Fakat
ekonomisini tamamen petrol ihracatı üzerine kurmuş diğer arap ülkeleri,
dünya petrolden bağımsız bir enerji üretimine geçtiğinde biyolojik evrimin
olduğu kadar tarihsel evrimin de ana ilkesi olan güçlü olanın hayatta
kalması prensibinin harekete geçmesi ile, tamamen dışa bağımlı hale gelecek
ve her ne kadar petrol kaynaklarının değeri ile kıyaslanamayacak olsa da
eğer şimdiden solar enerji ve rüzgar enerjisi santralleri kurmayı akıl
edemezlerse kaderleri yurtdışından gelecek yardımlara bağlı birer “hasta
adam” haline geleceklerdir.
Peki
Türkiye bu senaryoda hangi rolü oynayacak? İyi adam mı, kötü adam mı?
Alevlerin içinde çıkıp mağrurca ekrana doğru yürüyen kahraman mı, yoksa ölü
adam mı?
Kişisel olarak, jeo-politik
konumumuzun tarih boyunca bizim ekonomik bir stabilite kazanmamıza hiçbir
zaman izin vermeyeceği düşüncesindeyim. Üç tarafı denizlerle çevrili; hem
Rus Cumhuriyetlerine, hem Arap ülkelerine hem Avrupaya hem de tartışmalı bir
maziye sahip olduğunuz Ermenistan’a komşuluğu olan bir ülke iseniz başınız
beladan hiç kurtulmayacak demektir. Dört sınırında da farklı dengelerin
kurulu olduğu bir yapıda her bir sınırı ayrı ayrı politikalar ile yöneterek
ayakta kalabilmenin zorluklarını Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana her
iktidar yaşamıştır ve yaşamaya devam etmektedir. Türkiye’nin sahip olduğu bu
zorlu jeo-politik konum en zayıf noktası olarak öne çıkmaktadır. Zaman zaman
kazandığı pozitif ekonomik ivmelerin çeşitli yan etkenler (kriz,
savaş, ...vs) sebebi ile sönümlenip
aşağı yönlü harekete geçmesine sebep olmakta ve bir dengeye oturmasına
hiçbir zaman izin vermemektedir.
Ne
yapmalı?
Türkiyenin elinde önemli bir
kozu var: jeo-politik konumu! Evet, en zayıf noktamız en güçlü tarafımız
aynı zamanda... (Bir paradoks gibi gözükebilir ama güncel yaşamda da birçok
örneği vardır aslında, bkz:korku...) İçinde politika geçen her kavram lastik
gibidir: kararında gererseniz uzar, esner, istediğiniz formu alır, güçlü
yanınızdır; kararını kaçırırsanız kopar, zayıf yanınızdır. Politikadan
anlamam, hatta hoşlanmam da... Ama inkar edecek kadar da naif değilim. Yarın
kuzeyimizde ve güneyimizde güç dengeleri değiştiğinde, ayakta durabilmemiz
için şimdiden öngörülü ve vizyon sahibi devlet politikaları belirlenmeli ve
belki daha da önemlisi bu politikaları belirleyebilecek dünya görüşünde ve
uygulayıp arkasında durabilecek dirayette devlet adamları yetiştirilmelidir.
Türkiye, eğer gelecekte dışa
bağımsız bir ülke olmak istiyor ise, bulunduğu coğrafyada bir geçiş noktası
olmak yerine bir “denge unsuru” olmak olmak zorundadır. Denge unsuru
olabilme şansımız ise özkaynak kullanım kapasite oranımız ile doğru
orantılıdır. Türkiye halen çok önemli iki enerji özkaynağını atıl durumda
tutan bir ülkedir. Ülkemizin önemli miktarda rüzgar alan batısında ve yine
neredeyse dört mevsim güneş alan güney bölgelerinde, rüzgar ve güneş
enerjisi gibi alternatif enerji santrallerinin kurulumu sağlanmalı ve bu
potansiyel iç talebin kullanımına sunulmalıdır. Bu sayede güncel enerji
tüketiminin önemli bir kısmı özkaynaklarımızdan sağlanacak, kapasiteye ve
ihtiyaca bağlı olarak belki ihracat bile mümkün olacak, kurulacak
santrallerde bölgesel istihdamda artışa yol açacak ve ekonomimiz bir
yükseliş trendi kazancaktır. Türkiye jeo-politik konumunu ancak bu tip
hamleler ile avantaj haline getirebilir.
Bunun yanında, tüm dünyanın
gelecekte enerji üretimi için yaygın şekilde kullanacağı ileri
teknolojilerin tespit edilip, bu teknolojilere yapılacak özel sektör
yatırımlarına ve üniversitelere teşvik verilmesini sağlayan bir devlet
politikası oluşturulmalıdır. Özellikle, enerji ve otomotiv sektörü gibi
sadece Türkiyede değil, dünyada en yüksek hacimde ekonomik hareketliliğe
sahip olan iki sektörde teknolojik gelişimlerin gerisinde kalmamız
sonucunda, gelecekte yapılanacak yeni dünya düzeninde "gerekliliğimiz"
sorgulanır duruma gelebilir. Rusyanın sahip olduğu doğalgaz rezervleri ve
ileri teknoloji araştırmalarına yaptığı yatırımlar gelecektede de bölgede
söz sahibi olmalarını sağlayabilir fakat Arap ülkelerinin özkaynaklarını
sıfırlayacak ve tamamen dışa bağımlı hale getirecek olan petrolden bağımsız
enerji üretimi senaryosu gerçekleştiğinde; ucuz işgücü ve düşük vergili
yatırım potansiyelinin ticari coğrafyada bize alternatif olabilecek bu
ülkelere kayması ve bizim bu konudaki avantajımızı kaybetmemiz tehlikesinin
de ciddi şekilde analiz edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Geçmişte yapılanlar ile değil,
geleceğe dair yapılanlar ile övünen bir kültür yaratabilirsek, geleceğimiz
de geçmişimiz kadar “şanlı” olacaktır.
|